ÇÖZÜM SÜRECİNE GİDERKEN


1. GİRİŞ
Sosyal bir varlık olarak yaratılan bireylerden oluşan milletlerin birbirleriyle diyalog kurmaları kaçınılmazdır. Zira hangi ırk ve dine mensup olurlarsa olsunlar bireyler pek çok paydada buluşmakta ve ortak özellikleri bulunmaktadır. En önemli özellikleri ise, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, yararlıyı zararlıdan ayıran analiz yapabilme yeteneğidir. Allah tarafından muhatap alınmasının nedeni de bu özelliğidir.
Ancak son asırlarda daha da güçlü bir olgu haline gelen çıkar dürtüsü, zulme dayalı sömürüye ve cinayetlere neden olmuştur. Bu zulüm bireyde kalmamış milletleri kökünden sarsan bir boyuta varmıştır.
Bu nedenle Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, ‘Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşinize yardım ediniz’ buyurduğunda, sahebeler, ‘Mazluma yardım edelim ama zalime nasıl yardım ederiz ya Rasulallah?’ dediklerinde, ‘Zalimi zulmündan menetmekle ona yardım edersiniz’ buyurmuştur (Buharî, 46/4, r. 2255) ki bugün bu görev her bilinçli insanın omuzlarına yüklenmiş bulunmaktadır.

Hem Kur’ân'ın pek çok pasajnda, hem Hz. Peygamber (s.a.v.)'in çok sayıdaki hadîsinde şiddetle haram ve reddedilen zulüm üç çeşittir:

Birincisi: Allah'a karşı zulümdür. En büyük zulüm, insanın, kendisini ve kâinatı yaratan Rabbinin emir ve yasaklarına karşı gelmesidir.

İkincisi: ‘Haksızlıkla yeryüzünde azgınlık ederek insanlara zulüm yapanlara acıklı bir azap var’ (42/42)[1] ayetinde belirtildiği gibi insanların birbirlerine zulmetmeleridir. Allah, ‘Geçmiş zamanlardaki memleketleri ve halkını, yaptıkları zulüm sebebiyle helak ettik’ (18/59) buyurmaktadır.

Üçüncüsü: İnsanın kendi nefsine zulmüdür. ‘Biz Kur'an'ı kullarımızdan (diğer ümmetlerden) üstün kıldığımız Muhammed (s.a.v.)'in ümmetine miras kılmağa hükmettik. Ancak onlardan kimi (Kur'an'ın hükümleriyle amel etmede kusur etmekle) nefislerine zulmedicidir.’ (35/32)

Üç şıkkın ortak paydası insanın kendisine zulmetmesidir. Zira Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmek gibi, başkasının haklarına tecavüz etmek de insanın kendisine zulmetmesidir.
Bu üç çeşit zulmün çakıştığı olgulardan biri, yıllardır ülke ve insanımızı kaosun içerisine sürükleyen, onbinlerce insanımızın ölümüne, binlerce ailenin perişan olmasına, asırlardır kardeşçe yaşayan insanımızın arasına fesat tohumlarını eken ve ekmeye devam eden ırkçılık problemidir.

Büyük oyunların sahnelendiği bir coğrafyada yaşayan Kürt halkının alet edilerek çıkarılan ve İslam Dünyası'nı alâkadar edecek boyuta ulaşan bu ırkçılık probleminin çözümü, Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen ve kendilerini Kürt halkının temsilcileri olarak lanse etmeye çalışanlara bırakılamayacağı gibi, cumhuriyetin kuruluşundan günümüze, Kürt halkını çeşitli vesilelerle hegemonyası altına alan, baskı ve şiddetle onu asimile ederek kutsal değerlerinden uzaklaştırma politikasını güden 'resmî ideoloji'ye de bırakılamaz.

Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye Cumhuriyeti sınırları içersinde yaşayan bütün Müslümanlara zulüm yapılmışsa da, yaratılıştan gelen ve değiştirilmesi mümkün olmayan ırkları, dilleri, dinleri ve kutsalları inkâr edilerek en büyük zulüm millet olarak Kürtlere yapılmıştır.

Hangi din ve ırktan olursa olsun bir milletin haklarını gasbetmek, inançlarını yaşamasına mani olmak, kültürünü tahrif ve dejenere etmeye kalkışmak, dilini konuşmasını engellemek, Allah’ın yarattığı ırkını inkâr etmek, neslini asimilasyona tabi tutmak, hürriyetini elinden almak, insanî ve kutsal değerlerini baskı altında tutmak zulümdür.

Bu makalede, ırkçılık ve hak talep etme perdesi altında çıkara dayalı bir mekanizmanın çarkları arasında insanımıza yapılan zulme son verilerek problemin bertaraf edilmesi için alınması gereken tedbirleri tesbite çalışarak etkili ve yetkili kişi ve kurumlara sunmaya çalışacağız.

2. PROBLEMİN GELİŞİM SÜRECİ

Doğu-Güneydoğu sorunu terörle özdeşleştirilerek ele alınamaz. Sorun, gelişim sürecindeki dört boyutla masaya yatırılıp değerlendirilmedikçe çözülmesi ve Türkiye’nin huzura kavuşması mümkün değildir.

2. 1. Tarihsel boyut

Osmanlı İmparatorluğu Batılılaşma kültürünün etkisinde kaldıkça, asırlarca bünyesinde sorunsuzca barındırdığı etnik unsurları kontrol etmede zorlandı. Tanzimat’tan sonra ulusalcı akımların gittikçe güç kazanmaları bu kontrolü daha da zorlaştırdı. Jön Türklerin içten ve dıştan tahribatları başka unsurları harekete geçirdi. Aynı dönemlerde Kürt teşkilatları da kuruldu.
Cumhuriyetin ulusalcılık/Türklük düşüncesi üzerine kurulması ve başka unsurlara hak tanımaması ırkçılık hareketlerini hızlandırdı. Yıllarca bir kelime Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarına her sabah ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım - Ne mutlu Türküm diyene..’ yeminleri ettirildi. Anadilleri yasaklandı. Tehcir kanunlarıyla binlerce aile sürgün edildi. İstiklal mahkemelerinde yüzlerce Kürt ileri geleni ve âlim idam edildi. Baskı, şiddet, asimilasyon ve tehcir bütün şiddetiyle uygulandı.

Aynı politikaya yıllarca devam edildi. Düşünceye tanklar, uçaklar, füzelerle cevap verildi. İşkenceyle beyinler yıkandı, tezlere, antitezlerle değil şiddetle karşı konuldu. Tahrik için provokasyonlar düzenlendi, entrikalar çevrildi, binlerce fail-i meçhul cinayetler işlendi. Bu baskı, şiddet, acı ve nefret halkı PKK’ya yönlendirdi.

2. 2. Coğrafî Boyut

Tarih boyunca Kürtler, Mezopotamya ve çevresinde yaşamışlardır. Mezopotamya, dünyanın en zengin petrol kaynaklarından birisine sahip olduğu gibi, altın ve diğer yeraltı kaynaklar açısından da çok zengin ve verimlidir.
Mezopotamyanın; Ortadoğu, İran ve Türkiye üçgeninde olması, ona ayrı bir stratejik önem kazandırmaktadır. Arz-ı Mev'ud’un (Yahudilere va'dedilen topraklar) bir parçası olması ise, İsrail’in iştahını ayrıca kabartmaktadır. İnanç yanında ekonomik olarak da İsrail’in şiddetle ihtiyaç duyduğu zengin kaynaklar yanında Fırat ve Dicle nehirlerini de barındırmaktadır.

Sanayi devriminden sonra dikkatler ekonomik olarak bu bölgeye odaklandı. Batı, ABD ve Çin’in hızla sanayileşmesi ve gün geçtikçe hammaddelerinin azalması onları, bu bölgeyle ilgili projeler çizmeye sevketti. Batı ve ABD'nin sanayi kaynaklarının 20-30 yıl içerisinde tükeneceği tahmin edilmektedir.

Birleşmeden sonra Almanya nüfusunun 75 milyonluk hinterlanda çıkması, Avrupa’nın en büyük gücü haline gelmesi, sanayi ve ekonomisinin büyümesine karşın artan nüfusunu eski refah düzeyinde besleyememesi, siyasal ve ekonomik olarak onu bu bölgeye yönlendirmiştir. İlk dönemlerde PKK’nın en çok Almanya’da rahat zemin bulması ve güçlenmesi bu amaca yönelik bir altyapının hazırlanma parçasıydı. ABD ve İngiltere’nin işbirliğiyle PKK’nın Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu’da güçlenmesi, Almanya’nın ekonomik ve siyasal nüfuzunu azaltmaya yönelikti.

AB ülkeleri Euro'yu kullanmaktadır. Körfez ve Ortadoğu ülkeleri 3 trilyon 500 milyar dolarlık sermayesini, dolardan Euro’ya kaydırma yolundadır. Rusya doları bırakıp Ruble’ye geçme arayışında. İran, petrol ve doğalgaz satışında %85 oranında Euro kullanıyor. Büyük petrol ihracatçısı Venezuela, 12 Latin Amerika ülkesiyle yaptığı ticarette dolar kullanmama kararını aldı. Çin, 1.4 trilyon dolarlık fonu, artık dolara yatırmayacağını açıkladı. Güney Kore, bir trilyon tutarındaki doları bir daha kullanmamak üzere elinden çıkarmaya çalışıyor.

Bütün bunlar, yeraltı kaynakları bakımından bakir bir saha olan Mezopotamya’ya ilgiyi arttırmaktadır. ABD’nin Irak’a saldırması, yalnız Irak petrolünü eline geçirmek demek değildi. Onun ötesindeki amaç, İsrail'e destek vererek Kuzey Irak’ı kontrolü altına almaktı. Yıllarca PKK’yı terörist listesine almamaları ve ona her türlü silah, gıda ve lojistik destek sağlamaları bu bağlamda ele alındığında anlaşılmaz bir konu değildir.
AB ülke ekonomilerinin durumu hergün biraz daha kötüye gitmektedir.

2. 3. Dinsel boyut

Premidal bir yapıya benzeyen Kürt fenomeni, tepeden tabana doğru düşünsel ve dinsel farklılıklar göstermektedir. En tepedeki aydın elit pozitivist, seküler hatta ateist bir eğilim sergilerken, tabana doğru inildikçe bu eğilim etkisini kaybetmekte ve inanç ağır basmaktadır. Yirmi milyon civarındaki Kürt nüfustan ancak iki milyon civarında kimlik ağırlıklı eğilimlere sahip çıkmaktadır. Kaldı ki, bu iki milyon içersinde de çok sayıda insan inanç ve geleneklerine bağlıdır.

Kürtler ile Türklerin en etkin ortak paydası İslam’dır. Beraber yaşamaya başladıkları tarihten itibaren onları birleştiren ve kaynaştıran İslam olmuştur. Bugün iki kesim arasındaki yüz binlerce evlilik bu ortak ve güçlü paydadan kaynaklanmaktadır. Doğu ve Güneydoğu nüfusunun yarısından fazlasının batı bölgelerinde yaşaması ve dindar kesimler arasında bir sorunun yaşanmaması bunu gösterdiği gibi devletin daha çok Kürtleri değil, sekülerist Kürtleri gündeme getirmesi ve onlarla (PKK/BTP) sorun yaşaması da bunu ispatlar mahiyettedir. Aksi halde, sorun Türklerle Kürtler arasında olsaydı -bir şekilde- çoktan çözülmüş olacaktı. Binlerce Kürt aydınının ve onların etkilediği milyonlarca Kürt vatandaşının PKK’ya karşı olması, hatta mücadele vermelerinin en büyük nedeni İslam’ın dindar kesimde bıraktığı ırkçılık ve bölücülüğe karşı tavrıdır. Aksi halde sorun, marjinal bir grup ile devlet arasında değil, Kürt halkıyla Türk halkı arasında olurdu.

Caban el-Kürdî ve oğlu Meymun el-Kürdî'nin[2] sahabilerden olmaları Kürtlerin Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde Müslüman olmaya başladıklarını göstermektedir. Kitlesel olarak İslam’ı seçmeleri ise Hz. Ömer dönemindedir.

Müslüman olmalarından itibaren Kürtler samimiyetle İslam’a sarılmış ve ona hizmet etmişlerdir. İslam tarihi boyunca büyük âlimler yetiştirmiş, çok değerli eserler kaleme almış ve İslam kültürüne büyük katkılarda bulunmuşlardır.[3]

Tarih boyunca İslam'ın hayatlarının bütün cehhelerine hakim olan bir halk nasıl tarihini, kültürünü, örfünü, adetini ve varlık sebebi olan İslam’ı bırakıp Marksist-Leninist bir ideolojiye sapabilir?
Nasıl olur da, 'Demokratik mi yoksa dinî rejim mi istiyorsunuz?' sorusuna; 'Kürt illerinde % 70, Batı'da % 91 demokratik rejim istiyoruz'[4] diyebilir?
Tarih boyunca çok sıkı bağlı oldukları Peygamberleri (s.a.v.) ‘İslam, cahiliyet ırkçılığını ortadan kaldırmıştır’[5] derken bu bataklığa saplanabilir?
İslam, İslam kardeşliğine aykırı olan ırkçılık davasını meneder.

İslamiyet, herhangi bir ırkın diğer bir İslam unsuru aleyhine olumsuz şekilde gelişmesini kabul edemez. Binaenaleyh, Kürtleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, İslam esaslarına aykırı hareket ediyorlar. Hakiki Kürtler, kimseyi kendilerine savunma avukatı olarak kabul etmiyorlar.

Kürdistan’a verilecek bağımsızlıktan bahsediliyor. Kürtler yabancıların korumasında olan bir bağımsızlığı kabul etmektense ölümü tercih ederler.[6]

Bugün, Doğu ve Güneydoğu’nun en büyük problemi, İslam’dan uzaklaştırılması ve değerlerinden koparılmasıdır. Zira, din tedrisatının[7] hâkim olduğu dönemlerde terör filizlenecek ortamı bulamamış ve bölgeye yerleşememiştir. Medreselerin kapatılmasından, gençliğin İslam dışı bir hayata sürüklenmesinden yararlanılarak terör hortlatılmış ve gençlik tehlikeli düşüncelerin kucağına atılmıştır.

PKK vb. örgütlerin ortaya çıkarıldıkları günden itibaren, dinsel değerleri hedef almaları ve halkı İslam’dan koparma faaliyetlerine ağırlık vermeleri de tezimizi doğrulamaktadır. Dindar görünen bazı kesimlerin PKK akımına kapılması, İslam’ın ırk ve din mensuplarına tanıdığı hak ve hürriyetleri bilmemelerinden, resmî ideolojinin baskısından ve ulusalcı zihniyetin dayatmalarından kaynaklanmıştır. Zira PKK akımına kapılma, aynı zamanda Cumhuriyet dönemi boyunca İslam ve Kürtlere uygulanan hegemonyaya karşı da direnme olarak algılanmıştır. Bu bağlamda Resmî İdeoloji'nin, İslam ve Müslümanlara karşı koyduğu tavır, sadece PKK’ın ekmeğine yağ sürmüştür.

Bugüne kadar, PKK’nın Doğu ve Güneydoğu’ya hâkim olmamasının ve üniter yapının korunmasının en büyük nedeni, dindarların bu zihniyete karşı direnmesidir.
Yıllarca devlet, başörtüsü vb. dinsel motiflerle mücadeleye harcadığı enerjisini, İslam’dan uzaklaşma boşluğundan doğan terörü besleyen faktörleri bertaraf etmeye harcasaydı ülke bugünkü dramatik acılarla karşılaşmayacaktı.
Resmî ideolojinin en katı biçimde uyguladığı ilke, bütün dünyadaki din ve inançların serbestliği; dinin devlete, devletin dine müdahale etmemesi şeklinde uygulanıdığı halde Türkiye’de ‘İslam karşıtlığı’ şeklinde uygulanan laikliktir.

Dönemin AYM Başkanı Yekta Güngör Özden’in, ‘Laik olmayanı insan kabul etmiyorum’[8] şeklindeki ifadesi resmî ideoloji ve Kemalist elit anlayışının özetidir.
Bu bağlamda, İslam’ı Müslümanların hayatından söküp atmak için cumhuriyetin ilk yıllarında, İnkılap Kanunları’nı korumak amacıyla çıkarılan Anayasanın 174. Maddesine bakmak yeterlidir.[9]
Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nu kapsayan 174. maddeden daha ağır, daha tehlikeli ve daha gaddar bir saldırı bir din, bir millet ve onun değerlerine yapılabilir mi?
Resmî ideoloji, kökten kaldıramadığı İslam’ı, devrim kanunlarına yumuşak geçiş aracı olarak kullanmak için DİB’i kurdu. 1982 Anayasası’nın 136. Md’si şöyledir: ‘Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, LAİKLİK ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.’

2. 4. Zeminsel boyut

Doğu ve Güneydoğu insanına gece-gündüz demeden her gün reva görülen ölüm, acı, ızdırab, elem, keder, korku, yarınsız ve umutsuzluğu yaşamayan hiç kimsenin  Kürt halkına 'terörist' demeye hakkı olamaz. Diyenler, teröre karşı göğüslerini siper eden dindarlara karşı enva-ı çeşit baskı ve zulmü reva görüp terörizmi besleyenlerdir.
Kürtlere uygulanan bu baskı ve zulmün iki sebebi olabilir:

1. Kürtleri isyana teşvik ederek üniter yapıyı bozmak, bağımsız bir Kürt devletini kurma fikrini beyinlere yerleştirerek Türkiye'nin güçlenmesini engellemek ve belli mihraklara bağımlı kalmasına zemin hazırlamak. Bu da ancak Kürtleri, çok güçlü bağlandıkları islamî değer ve kutsallarından kopararak bölmek, parçalamak, birbirlerine düşürmek, zayıflatmak ve kullanmakla mümkün olabilirdi.
2. Baskı ve şiddet ne boyutta olursa olsun, mümkün olamayacağı peşinen belli olan 50-60 milyonluk Kürt halkını asimilasyonla ortadan kaldırarak Türkleştirmek. Uygulanan bu politikaya karşı Kürtlerin direneceği, baskı ve şiddete karşı koyacağı; etkiye tepki göstereceği psiko-sosyal bir olgu olmasına ve dünyada hiçbir rejimin başaramadığı bilinmesine rağmen bir asra yakın bu zihniyet uygulandı.
Kürt halkı, devletin resmî ideolojisinin ulusalcılık; dolayısıyla Kürt halkının varlığını tanımama ve onu asimile etme politikası üzerine kurulduğuna inanmaktadır. Nitekim bugüne kadar ‘Kürt halkı’ değil, ‘Kürt kökenli’ ifadesi kullanılmıştır. Buna rağmen dindar kesimi devletin safında yer almış ve ırkçılığa prim vermemiştir.
Her ne kadar PKK ve onun siyasal uzantısı partiler, ırkçı elit Kürtlerle ilgili devlet politikasına karşı görünüyorlarsa da, düşünsel olarak resmî ideolojiyi paylaştıklarını her vesile ve her ortamda verdikleri demeçlerle ifade etmekten çekinmiyorlar. İslam’a karşı cephe alışları noktasında da resmî ideolojiyle çakışıyorlar. İslam ve Müslümanlara karşı tavır almada, laik kesimle çatışan hiçbir noktaları bulunmamaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, PKK’yı besleyenin devlet olduğu kanısının yaygın olmasının nedeni budur.
 

3. MİLLİYETÇİLİK

Kürt milliyetçiliğinin bölgesel karakteristiği farklıdır. Kuzey Irak, Suriye ve İran Kürtlerinde, inanç, örf ve adetlere bağlılık ön plandayken, Türkiye’deki milliyetçiler bunları yıkmak için mücadele vermektedirler.
Bir başka özelliği de hegemonik olmasıdır. Bu, siyasal bir mücadeleden çok, örgütsel karakterden kaynaklanan zorunlu bir olgudur. İlk günden itibaren Kemalist elitin -sözde-cumhuriyeti temellendirmesinde de bu baskı ve totaliter karakter her zaman görülmüştür. Sonuçta cumhuriyetin kurucusu bir diktatördü ve diktayla, ulusalcılık temelinde halkının bütün değerleriyle ters düşen rejimi kurdu. Aynı strateji, ortaya çıkışından itibaren PKK tarafından da yıllarca Kürt halkına uygulandı.

Kürt milliyetçileri ile Türk milliyetçileri, birbirlerinin simetriği olarak karşımıza çıkmalarına rağmen, Türk milliyetçileri, inanç, tarih, örf, adet ve geleneklerine saygılıyken Kürt milliyetçilerinin hedeflerinin önünde en büyük engel olarak İslam'ı görmeleri, örf, adet ve geleneklerini unut(tur)mak için büyük çaba sarfedip baskı kurmaları analiz edilmesi gereken bir husustur.
Aynı şekilde, Türk milliyetçilerinin, Müslüman halkın duygularına hitap eden sloganları kullanmaları da analiz edilmelidir. Bu sloganlar İslam sevgisinden kaynaklanıyorsa, İslam'ın, ‘Mü’minler ancak kardeştir’ İlahî fermanına niçin uymayıp PKK'nın simetriği olarak karşımıza çıkmaktadırlar?

Bu çarpık anlayış Anayasa'dan kaynaklanmaktadır:

 ‘BAŞLANGIÇ

‘Türk Vatanı ve Milletinin.. ve Yüce Türk Devletinin.. Türkiye Cumhuriyetinin..Atatürk'ün.. Türkiye Cumhuriyetinin.. Türk Milletine.. Türk milli menfaatlerinin.. Türk varlığının.. Türklüğün tarihi.. Her Türk vatandaşının.. Türk vatandaşlarının.. Türk milleti tarafindan.. Türk evlatlarının sevgisine emanet ve tevdi olunur.’

'Türk’lüğe 13 defa vurgu yapıldığı gözden kaçmamaktadır.

 Ümmet fikri ortadan kaldırılarak Türkiye Cumhuriyeti ulus devlet esasına dayandırılmıştır. Irkçı, ulusalcı parti söylemlerinin yaptığı en büyük katkı, teröre koz vererek Kürt bağımsızlık hareketini güçlendirmek olmuştur. Zira her tez bir antitezi doğurmakta, beslemekte ve güçlendirmektedir.

Mason Kürt Abdullah Cevdet ve Ziya Gökalp'in fikir ekseninde hareket eden Nihal Atsız gibi ırkçılar, Türkler için Şamanizm’i öngörmelerine karşılık, PKK Kürtler için Zerdüştlük/Ateşperestlik dinini ileri sürdüler. Kürt Demokratik Türkiye Partisi'nin ‘Biz ramazan ve Kurban bayramlarından vazgeçeriz, Nevruz’dan vazgeçmeyiz’ mesajlarındaki amaç budur.

Bu tarih süreci içerisinde, Kürtlere uygulanan acımasız politik yaklaşımlarda benim gibi dindar Kürtlerin payı az değildir. Bu dindar kesim Kürtlerin doğal haklarını savunup birliktelikleri için çaba harcayacaklarına resmî ideolojinin yanında yer aldılar. Hala kahir ekseriyeti dindar olan Kürt halkı bir bütün olarak tavrını ortaya koyabilseydi, bu sorun çoktan çözülmüş olacaktı. Ancak resmî ideoloji buna izin vermedi. Dindar kesim, resmî ideolojinin oynadığı oyuna uymak zorunda bırakıldı. Dindarların, resmî ideolojinin, Kürt hakları adı altında ortaya çıkardığı ve İslam karşıtı Marksist-Leninist ideolojiye dayanan PKK’yı desteklemeleri, hem inançları, hem akıl gereği hem stratejik olarak mümkün değildi. Nitekim PKK’nın, çok sayıda Kürt âlimini öldürmesi, buna izin vermeyeceğinin mesajıydı. PKK safında dindarların yeri yoktu. Sayılı bireyleri içinde barındırması alet etmelerinden kaynaklanmaktadır.[10]

Bize göre sorun PKK, terör, Kürt, üniter devlet vb. sorunu değildir. Temel sorun İslam’dır.

4. ÇOK BAŞLI KÜRT SİYASETİ

Devlet politikasını belirleyen ve uygulayan siyasî partilerdir. Siyasî partiler, bir yandan devlet politikasını uygular ve ona şekil verirlerken, diğer yandan hükümet politikalarını ortaya koyarlar. Devlet politikasında önemli değişiklikler olmazken, partilerin icraatları düşünce eksenlerine göre değişkenlik arzetmektedir.

Kürtleri ikinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutmak yıllarca devlet politikası olarak uygulandı. Bu nedenle, AK Parti'nin son dönemlerine kadar iktidara gelen hiçbir parti bu politikayı değiştir(e)medi.
Cumhuriyet ulusalcılık esası üzerine kurulunca Kemalist elit kendisine üç düşman seçti:

1950’ye kadar İslam ve Müslümanlara karşı amansız bir cadı avı başlatıldı. Camiler kapatıldı, tekkeler lağvedildi, ezanlar susturuldu ve yüzlerce İslam âlimi idam sehpasına gönderildi.
1972 yılında CHP genel başkanlığını İsmet İnönü’den devralan Bülent Ecevit, 1974 Kıbrıs Harekâtı’yla Kürtler arasında büyük bir hayranlık uyandırdı ve onlardan büyük bir oy aldıysa da, iktidara geldikten sonra, ulusal ideolojiden ayrılmadı.

12 Eylül yönetiminden sonra Türkçe’den başka bir dili konuşma yasağı getirildi. Doğu ve Güneydoğu’daki köy ve yöre isimleri değiştirildi. Kürtçe isim yasağı konularak Kürtler aşırı bir despotizme tabi tutuldu.
Merhum Turgut Özal’ın, Kürt sorununu halletme yolunda attığı ciddi adımlar, öldürülmesinin önemli gerekçelerinden biri oldu.

Kürt meselesini en kapsamlı şekilde ele alan ve o amaçla ortaya çıkan Halkın Emek Partisi (HEP), DEP, DTP gibi Kürt orjinli partilerin başarısız olmalarının en büyük nedeni, Kürt halkının inanç, örf, adet ve geleneklerine ters düşen politikalar izleyerek kahir ekseriyeti teşkil eden dindar Kürtleri dışlamalarıdır. Özellikle Marxist-Leninist-Kemalist, laik partiler olduklarını deklare etmeleri, bunda ısrar etmeleri ve Müslümanları rencide eden demeçler vererek politikalarını buna göre dizayn etmeleri en büyük handikapları oldu.

Kürt halkının değerlerine sahip çıkan Şerafettin Elçi (Katlımcı Demokrasi Partisi) ve Abdülmelik Fırat (Hak ve Özgürlükler Partisi) gibi değerli siyaset adamlarının başarısız olmalarının sebebi ise, kendilerini yeterince anlatamamaları, PKK’nın baskısı, Kürt partilerinin bulunması, arkalarında bir 'güc'ün bulunmaması, İslam imajını veren Milli Nizam ve devamı partilerin kapatılması ve rejimin, İslam’ı ima eden partilere müsamaha göstermemesidir. Yoksa hem Sn. Fırat, hem Sn. Elçi, bilgi, birikim, samimiyet, Kürt değerlerine bağlılık ve tecrübe açısından büyük hizmetler verebilecek kapasiteye sahiptirler.
Merhum Erbakan, Bingöl mitinginde, ‘Siz ‘ne mutlu Türküm’ derseniz, birileri de ‘Ne mutlu Kürt’üm diyecektir’ sözünden dolayı yıllarca yargılandı.

Mevcut BDP/HDP ise şaşkın ördek konumuna düşmüş durumdadır. Bir yandan Kandil, bir yandan Öcalan, bir yandan devlet ve bir yandan da ters düştüğü halk arasında bocalayıp durmakta ve hiçbirisine yaranamamaktadır. 'Kürt siyasetçileri sorunu tanımlamak ve çözüm üretmekte yetersiz kalmakta. Kimse doğru dürüst bir tanım koyamıyor, sistematik bir yorumda bulunamıyor ve hemen hepsi devleti suçluyor ve çözümü yine devletten bekliyor.'[11]

Şu anda PKK,  içindeki farklı fraksiyonlarla yamalı bohça haline gelmiştir. Kürtler de PKK ve onun paralelinde düşünenler ile onların politik ve sosyal yaklaşımlarına katılmayanlar şeklinde ikiye ayrılmışlardır. Katılmayanlar da, İslamî Kürt kimliğini savunanlar ile Kürt haklarını gündemlerine almayan ve devlet politikası yanında yer alanlar olarak ikiye bölünmüşler. Barzani’yi destekleyenler de bulunmaktadır. PKK dışındaki bu grupların hepsi silahın çözüm olmadığı konusunda hemfikirdirler.

Abdullah Öcalan, 1999 yılında, Kürt sorununun çözümü için ‘Demokratik Cumhuriyet’ kapsamında çözüm önerdi. Halk bir süre bununla oyalandı. O tutmayınca ‘Ekolojik Toplum’ önerisinde bulundu. Kürtler Ekolojik toplumun ne olduğunu bilmiyordu ama Öcalan’ın önerisiydi ve savunulmalıydı. Bir zaman kesiti de bununla harcandı. O da tutmayınca ‘Bulgaristan Modeli’ni gündeme getirdi. O da kabul görmeyince ‘Bölgesel Özerklik’ teklifini getirdi. Bu da destek görmeyince ‘Demokratik Özerklik Modeli’ne sığındı. Terörist başı, çocuk katili, idam mahkûmu, İmralı tutsağı, gelen her hükümete istediği öneride bulunabilmektedir.
Sonuçta bu önerilerin her biri, Kürt sorununu daha karmaşık şekle sokup çözümsüz hale getiriyordu. Bu hem ‘Şahinler’in, hem de ‘Güvercinler’in işine geliyordu. Zamanı uzatarak emellerini gerçekleştirmeleri için horoz dövüşlerine zemin hazırlıyorlardı. Başka bir ifadeyle bahane üretiyorlardı. Sorunla ilgilendiklerini ortaya koymak için halkın önünde tartışmaları ve gündem oluşturmaları gerekiyordu.

5. ÇÖZÜM ARAYIŞLARI 

1974’lerde ortaya çıkan PKK ile beraber Kürt sorunu kartopu gibi büyümeye başladı. Sorun haline gelmesiyle çözüm arayışları da başladı. Ancak bugüne kadar sadra şifa olabilecek bir çözüm bulunamadı.
Bu arayışların öncülüğünü yapan merhum Turgut Özal’dır. Turgut Özal, 1993’te, ‘Kürt Sorunu Nasıl Çözülür’ adıyla Adnan Kahveci’ye hazırlattığı rapor kamuoyunun gündemine girmeden hasıraltı edildi.
Önemli bir rapordu. Raporda sorunun siyasal olarak çözümün şart olduğu belirtiliyordu. Federasyon dâhil her türlü çözüm yolu tartışmaya açılıyordu. Merhum Adnan Kahveci paketi Meclis’e getiremeden, çözülemeyen bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Hayatı gibi raporu da ‘nisyan’ raflarına kaldırıldı. Turgut Özal gibi Kahveci’nin de, bu rapor nedeniyle ortadan kaldırıldığı uzak bir ihtimal değildir.

Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin başında bulunan Deniz Baykal’ın başkanlığında,[12] ‘Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakış ve Çözüm Önerileri’ adıyla hazırlanan raporun ‘Sunuş’unda, Kürt sorununa ilk defa iktidara aday[13] kitlesel bir partinin uygulama programında yazılı bir belge ile yer verildi. Belgede 'Asimilasyonla, varolan bir etnik yapıyı inkara dönük yaklaşımlarla bu sorunun çözülemeyeceği artık anlaşılmalıdır’ denilmektedir.[14]
Raporda, Doğu ve Güneydoğu (kısaca Kürt sorunu) ele alınmış, yerinde tesbitler yapılmış, anadilde konuşma, eğitim hakkının verilmesi, askerî baskının kaldırılması, yatırımların yapılması gibi güzel öneriler ileri sürülmüştür. Teorik olarak iyi hazırlanmış bir rapor olmasına rağmen pratikte hiçbir adım atılmadı. Baykal, 1990’da bunu söylerken, 2008’de Kuzey Irak’a yapılan ve savaş niteliğindeki askerî operasyonun sekiz gün gibi kısa bir sürede sona erdirilmesi ve daha büyük bir darbenin vurulmaması karşısında küplere binmiş, Genelkurmay’ı suçlamış, hükümeti yerden yere vurmuş ve onları ABD’nin direktifleri doğrultusunda hareket ederek Türkiye’yi küçük düşürmekle suçlamıştır. Bu hırçınlığı nedeniyle Türkiye gerilmiş, Kürt halkı ciddi anlamda rencide olmuştur.

1995’te sorunla alakalı bir rapor da TOOB başkanlığı tarafından hazırlandı. Ancak ordunun açık tepkisi nedeniyle rafa kaldırıldı ve ona da sahip çıkan olmadı. Ekonomik ağırlıklı hazırlanan bu rapor da önemli mesajlar taşıyordu ancak ordu tarafından TOOB susturuldu.

1997’de TÜSİAD’ın hazırladığı rapor önemli konulara dikkat çekiyordu. Bugüne kadar inkâr edilen Kürt dili ve kültürünün serbest bırakılmasını isteyen rapor, ilk defa Genelkurmay'ın MSB’ye bağlanması gerektiğini ifade ediyordu. Bilindiği gibi TÜSİAD, Türk siyasal hayatında önemli rolü olan bir kuruluştur. Ancak bu rapor da, diğerleri gibi bir süre konuşulduktan sonra, hiçbir işlevsellik kazanmadan rafa kaldırıldı.
Refah Partisi’nin hazırladığı raporun akıbeti de diğerlerinden farklı olmadı. STK’lar da birçok rapor hazırlamalarına rağmen hiçbir sonuç elde edilemedi.
Muhalefette olan siyasi partiler de bunlardan geri kalmıyor, iktidara getirildikleri takdirde Kürt sorununa çözüm vaatlerinde bulunuyorlardı. Fakat iktidara geldiklerinde, Kürt sorunuyla beraber verdikleri sözlerini de unutuyorlardı.

Bütün bunlar, sorunun çözümünü engelleyen bazı güç mihraklarını akla getirmektedir. Aksi halde sorun küçümsenecek cinsten değildir. Terör adıyla geçiştirilmeye çalışılsa da, adı konmamış bir savaş yaşandı. Asker cenazelerinin kalkmadığı gün kâr sayıldı. Türk ekonomisine vurduğu darbe ve toplumun psiko-sosyolojik güvensizlik ve çöküntüsü ayrı bir dram olarak yaşandı.

Bu bir terör sorunu mudur, yoksa onun ötesinde, kültürel, siyasal, sosyal, ekonomik, stratejik ve dışa sarkan bir sorun mudur? Bu, yalnız Türk veya Kürt halkı ilgilendiren bir sorun mudur, yoksa bütün bölgeyi ilgilendiren bir problem midir? Bu soruların cevapları ortaya konulmadan; başka bir ifadeyle hastalık teşhis edilmeden sorun çözülebilir mi?

En önemli çalışmayı AK Parti yaptı. Soruna hem iç, hem dış uzantıları ve bütün cepheleriyle yaklaştı. Sorunu siyasal, sosyal, ekonomik, etnik ve eğitim perspektifiyle ele aldı. Doğu ve Güneydoğu’ya büyük yatırımlar yaptı. Okullar, hastahaneler inşa etti, memurlar gönderdi. Köylere kadar asfalt yollar açtı, her eve su, elektrik bağladı. Fakir, yoksul, hastalara yardım eli uzattı. Dil, basın-yayın serbestisini getirdi. Kısacası PKK ve yandaşlarının kullandığı ve halkı sömürdüğü bütün argümanları ellerinden aldı. Cinayetlerin önüne geçerek evlere düşen ateşi söndürdü. Kürt halkına eşit vatandaşlık vasıf ve güvenini kazandırdı ve takdir toplayarak her seçimde Kürt halkının desteğini aldı.

Bunları yapmak, hem iç hem dış konjonktür açısından kolay değildi. Bir tarafta tek başına mücadele eden bir hükümet, diğer taraftan İslam ülkelerinin diktatör liderleri dahil bütün dünya ve içerdeki Paralel Yapı gibi uzantıları.

6. ÖNERİLERİMİZ

Kartopu şeklini alan Kürt sorunu erimeye başlamıştır. Hükümet doğru yoldadır ve bölge halkı olarak bunu başaracağına inanıyoruz. Ancak şu önerileri yapmayı görev sayıyoruz:

1. Hükümet, icraatlarıyla bölge halkına verdiği güveni sürdürmeli ve güvenini almalıdır.
2. Kürtlerin varlık sebebi olan İslam’ın doğru anlatılması ve yaşanması için -bütün eleştiri ve engellemelere rağmen- gereken her türlü girişim ve yatırımlara ağırlık verilerek devam ettirilmelidir. En önemli ve sağlıklı çözüm yolunun, Kürt halkının özüne dönüşünü sağlamak olduğuna inanıyoruz.
3. Gençliğin olumsuz düşüncelerden arınması için, bütün eğitim aktivitelerinde İslam kültürüne ağırlık verilmelidir.
3. Kürt halkının kültürünü besleyen altyapı desteklenmeli ve önündeki engeller kaldırılmalıdır.
4. Medya, Kürt kültürünün yaşa(tıl)masına açılmalıdır.
5. Düşünce ve fikir beyanı önündeki engeller kaldırılmalıdır.
7. Her türlü baskı ve şiddete son verilmelidir.
8. Rahat bir siyasal ortam hazırlanmalıdır.
9. Askeri çözümlere son verilmelidir.
10. Koruculuk sistemindeki aksaklıklar giderilmelidir.
11. Mümkün olduğu kadra dış güçlerin müdahaleleri önlenmelidir.
12. Kürtlerin ‘potansiyel suçlu’luğu algısı silinmeli, Kürtlerin bu psikozu aşması sağlanmalıdır.
13. PKK’nın kullandığı argümanlar elinden alınmaya devam edilmelidir.
14. Kamu görevlilerinin, Doğu-Güneydoğu’ya gelmeleri özendirilmelidir.
15. Devlet görevlilerinin halka daha sıcak ve samimi yaklaşımı sağlanmalıdır.
18. Özel sektör yatırımlara özendirilmeli, istismara meydan verilmeyecek şekilde geniş ve yatırıma yönelik kredilerin verilmesine devam edilmelidir.
19. Bölge üniversitelerdeki akademisyenlere malî destek ve imkan sağlanmalıdır.

SONUÇ

1. Türkiye’de, Türk kimliğine dayalı ulusalcı bir cumhuriyet’in kuruluşuyla beraber, her vesile ve vasıtaya başvurularak Kürtlerin asimilasyonuna başlanmış, bunu gerçekleştirmek için akla gelmedik politikalar uygulanmış, baskı, şiddet, iskân ve göç uygulamaları kanunlarla gerçekleştirilmiştir. Amansız bir ulusalcı kültür seferberliği başlatılmış, Kürtlerin din, dil, örf ve adetlerini ortadan kaldırmak için bütün yol ve imkânlar denenmiştir.
Kürt millî değerlerini mufaza etmek ve gasbedilen haklarını almak iddiasıyla ortaya çıkan PKK ve yandaşları siyasal uzantıların da, aynen resmî ideoloji paralelindeki politikalarla hareket ettiği görülmüştür. PKK, Marxsist-Leninist bir felsefeyi benimsemiş, laiklik ve Atatürkçü düşünceyi ideoloji olarak seçmiştir. Kürtlerin bütün değerlerinin kaynağını oluşturan İslam’a karşı cephe almış, din âlimlerini öldürmüş, köyleri vergiye bağlamış, cinayetler işlemiş, giyim-kuşamda modernizmi benimsemiş, kadın-erkek karışımını teşvik etmiştir. Bu, Kürt halkını ikiye bölmüş, karşı karşıya getirmiş ve karşılıklı pek çok cinayetin işlenmesine zemin hazırlamıştır. Bu da resmî ideolojinin işine gelmiş ve onu güçlendirmiştir.

Hem resmî hem de PKK’nın baskısı arasında kalan Kürt halkı büyük sıkıntı ve ızdıraplara maruz bırakılmıştır. Diğer taraftan koruculuk sistemi getirilerek halkla PKK başka bir açıdan karşı karşıya getirilmiştir. Halk hangi tarafta yer alacağını bilememiş ve bir taraftan diğer tarafa yağmurdan kaçayım derken tipiye yakalanmış ve büyük acılar çekmiştir.
Bütün siyasal partiler, Kürt sorununu ağızlarına dolamalarına, çözümü için raporlar hazırlamalarına, söz ve taahhütlerde bulunmalarına, halktan oy alıp iktidara gelmelerine rağmen hiçbir pratik çözüm getirmemişlerdir. Çözüm getirmek isteyenler de iç ve dış değişik mahfillerce engellenmiş veya ortadan kaldırılmışlardır.

Merhum Turgut Özal, hazırladığı br çözüm paketi nedeniyle ortadan kaldırılmış, raportör Adnan Kahveci bir trafik kazasında öldürülmüş, Jandarma Gn. Komutanı Eşref  Bitlis bir uçak kazasında bertaraf edilmiştir.
Kürt sorunu, belli mihrakların çıkarları doğrultusunda sürekli bir askeri problem olarak görülmüş, ele alınmış ve bu yolla çözülmeye çalışılmıştır. Bunun dinsel, sosyal ve kültürel boyutu göz ardı edilerek çözümsüzlüğe sürüklenmiştir. Baskı ve şiddetle düşüncelerin değişemeyeceği göz ardı edilmiş, şiddet ve askeri operasyonlar dışında bir metot, politika ve yol denenmemiştir.
Irkçılığın her çeşidini ayakları altına alan ve Kürt halkının hayatında en önemli rol oynayan ve etkin olan İslam, ulusalcı, sekülerist cumhuriyet sistemi tarafından sistemli bir şekilde ortadan kaldırıldıkça, Kürtlerde de, Bediüzzaman’nın ‘menfi milliyetçilik’ dediği ırkçılık hareketleri ivme kazanmış ve güçlenmiştir.

Kürt halkının sosyal, ekonomik ve kültürel olarak kalkınması için de aynı mücadeleyi veren Bediüzzaman, Doğu ve Güneydoğu’da, dini ve müsbet ilimlerin okutulduğu üniversitelerin kurulması için II. Abdûlhamit nezdinde girişimlerde bulunmuş ve bu nedenle akıl hastanesine gönderilmiştir.
‘Marazlı bir asrın, hasta bir unsurun, illetli bir uzvun reçetesi, Kur’ân’a tabi olmaktır’ diyen Bediüzzaman, Kürt sorununun çözümünün 'Azametli bahtsız bir kıta’nın, şanlu tali’siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi, ittihad-ı islam’dır.' düşüncesini gerçekleştirmede olduğunu belirtmektedir.
 

* Doç. Dr. Siirt Üniversitesi.
[1] Kur'an-ı Kerim'de, zulüm ve türevleri 315 defa tekrarlanmıştır.
[2] İzzüddin İbn Esîr (555-630/1160-1233)’e göre Caban el-Kürdî Rasûlullah (s)’den on kadar hadîs rivayet etmiştir ki, ‘Kim, mihrini vermemeye niyet ederek bir kadınla evlenirse, zinakâr olarak Allah’ın huzuruna çıkacaktır’ hadîsi onlardan biridir. Üsdü’l-Gabe fi Ma’rifeti’s-Sahabe, Dâru’ş-Şa’b, 1970, I. 301, r. 630.
[3] Bu âlimlerden bir kaçının ismini verelim:
Abdullah b. Müslim ed-Deynurî (v. 276/889) on kadar değeli eseri bulunmatadır. Abdullatif el-Güranî; Carullah ez-Zemahşerî (467-538/1074-1143); İbn Hacib Osman b. Ömer (570-646/1174-1248). Nahiv ilminin kurucularındandır. İbn Hallikân Ahmed b. Muhammed (608-681/1282); Muhammed el-İsirdî (619-656/1222-1258); İbn Salah (577-643/1181-1245); İbn Esir Nasrullah (v. 637/1239); hadîs usûlünün allamelerindendir. İbn Teymiyye Muhammed b. Kasım (661-728/1263-1328); Muhammed el-Cezerî (777-814/1375-1411) (18 eseri bulunmaktadır); Abdulkadir el-Kürdî (v. 896/1491); İdris-i Bidlisî (v. 926/1520); Mele Ahmed el-Cezerî (v. 1050/1640); İbrahim el-Güranî (1025-1101/1616-1690); İlyas el-Kürdî (v. 1047/1637) (on eseri bulunmaktadır). Molla Camî (v. 1077/1666); Muhammed b. Süleyman el-Kürdî (v. 1194/1780) (on yedi eseri bulunmaktadır); Faiz el-Berzencî el-Kürdî (d. 1255/1839) (14 eseri bulunmaktadır). Molla Halil el-İsirdî (v. 1259/1843) (24 eseri bulunmaktadır). Fethullah el-İsirdî (H. XIV. asır âlimlerinden olup elli iki eseri bulunmaktadır). Şeyhu’l-İslam Molla Güranî; İbnu’l-Mele İbrahim b. Ahmed (d. 1030/1621) (14 eseri bulunmaktadır). İbn Esîr İzzeddin (1160-1234/1747-1819); Muhammed Kürdî Ali Bek (v. 1293/1876) (15 eseri bulunmaktadır). Abdullah el-Kürdî’nin oğlu Muhammed Abduh (v. 1321/1903); Ebu Suud Efendi, Muhammed Hazin el-Firsavî. (Firsaf, Siirt’e bağlı bir köydür. Kürtçe eserler yazmıştır). Muhammed Nurullah Seyda (v. 1404/1984) Ömrünü Müslümanların uyanışına vakfetmiştir. Genç yaşta şehid edilmiştir. Muhammed Emin Er. 15 kadar eseri bulunmaktadır. Molla Fahreddin. Çok değerli bir âlimdir. Molla Sadreddin (Yüksel), Hasan el-Benna; Ünlü Kur’ân karii Muhammed Abdulbasıt Abdussamed. Bkz. Çağlayan, Mehnmet, Şark Alimleri, Çağlayan Yayınları, İstanbul 1996.
[4] Akçura, Belma, Devletin Kürt Filmi, Ayraç Yayınları, İstanbul 2008, s. 273.
[5] Müslim, Ebu’l-Huseyn b. el-Haccâc el-Kuşayrî en-Neysâbûrî, Sahihu Muslim, thk. Muhammed Fuad Abdulbaki, Dâru İhyai’l-Kutubi’l-Arabiyye, Kahire, 1336/1918, İmare 53-54; Ebu Davud, Su¨leyman b. Eş'as es-Sicistânî el-Ezdî, Sunenu Ebi Dâvûd (Avnu'l-Ma'bûd ile beraber), Dâru'l-Fikr,Beyrut 1399/1979, Edeb 111-112; İbn Mace, Ebu Abdillah Muhammed b. Yezid el-Kazvinî (v. 275/888), Sunenu İbn Maceh, Dâru’l-Hadîs, Kâhire, ty., Fiten 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Çağrı Yayınları (3-6), İstanbul, 1413/1992, IV. 199, 204, 205.
[6] Nursi, İçtimaî Dersler,Zehra Yayınları, İstanbul 2006, s. 579-580.
[7] Klasik dinî tedrisatın gözden geçirilmesi ve iletişim çağına uygun yeni bir formatla ele alınması da zorunludur.
[8] 25 Kasım 1992’de TRT-1’de katıldığı ‘AYDA-1’ programı.
[9] Bazı bendleri şunlardır: a. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu, bütün öğretim ve eğitimin seküler devletin tekeline almıştır.
b. İslamî giyim-kuşamı yasaklayan 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun.
c. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun. İslam tarihi boyunca toplumun manevî dinamiklerini ayakta tutan ilim-irfan yuvalarının yasaklanması.
d. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medeni Kanunu'nun 110. maddesiyle İslamî evlilik yasaklanmış, Hıristiyan modeli evlilik yasalaştırılmıştır.
e. 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun'la Müslümanların İslam ve kültürünü çağrıştıran bütün ifadelerden bağlarını koparmış, 1500 yıllık ilim, irfan, tarih ve kültürümüz yok edilmiştir.
Görüldüğü gibi, İslam adına ne varsa kanunlarla yasaklanmıştır. Bu kanunları korumak ve uygulamak için İstiklal Mahkemeleri kurulmuş ve bu kanunlara uymayan binlerce âlim ve dindar idam sehpalarına gönderilmiştir.
[10] Milli Eğitim, Bağ-Kur vs. müdürlüğü yapan, hem Doğu kültürüne, hem İslam kültürüne hem de genel kültüre hâkim olan bir İlahiyatçı, DTP’nin il başkanlığına getirildi. Yaptığı aktif çalışmalar nedeniyle genel seçimlerden bir yıl önce içeri alındı. Seçimlerde başka bir ilden bir bayan getirilip o ilde aday yapılarak meclise gönderilirken; yine tutuklu bir bayan milletvekili adayı gösterilip seçilerek hapisten çıkarılırken İlahiyatçı hapishane köşelerinde unutuldu.
[11] Akçura, s. 275.
[12] Raporu hazırlama komisyonu, Deniz Baykal (başkan), Fuat Atalay, Hikmet Çetin, Cumhur Keskin ve Eşref Erdem’den (üyeler)oluşmaktadır.
[13] Vurgu bizimdir.
[14] Sosyal Demokrat Parti’nin, ‘Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakış ve Çözüm Önerileri’, Ankara 1990.

Facebook
Twitter
  • BİZE ULAŞIN

  • Mustafa Kemal Mah. 2128. Sok. No: 13/3 Çankaya / Ankara

  • 0312 285 71 71

  • 0312 285 71 72

  • yerlidusuncedernegi06@gmail.com

www.teknovizyon.net/
YukariCik