MESELE NE GEZİ, NE YOLSUZLUK, NE DE BARAJ; MESELE BAŞKANLIK SİSTEMİNİ ENGELLEMEK

Gezi olayları başladığında birçok kesim, kalkışmanın memleket geneline dağılıp hükümeti düşüreceğini sanıyordu. O zaman da söylemiştik. ‘Bu olayların ciddi bir tabanı yok ve süreklilik arz etmez’ diye. Zaman bizi haklı çıkardı. Ardından süreç  17-25 Aralık tarihlerindeki ‘yolsuzluk’ iddiaları ile hükümete darbe girişimi devam etti. Şimdi gündemimizde ne var; Seçim barajı.

Seçim barajı altında kalan partiler ve bundan medet uman oy oranı %10’un üzerinde bulunan partiler. Seçim barajının ülkede ‘istikrar’ amaçlı çıkarıldığını herkes biliyor. Bundan istifade edenler var mı? Var. Çözüm ne peki? Çözüm, bana göre istikrarın da korunacağı bir seçim istemi. Bir yıl önce Ak Parti’ningündeme getirmiş olduğu Dar Bölge,Daraltılmış Bölge sistemi var idi. Muhalelefet hiç ilgilenmedi.Yeni bir öneri de ortaya koyan olmadı. Bir süredir ‘bekle gör’ politikası izleyen ve bunu bir takım duyumlara dayandırarak kendinden emin ortalıkta dolaşanları görüyor, duyuyoruz.

Ak Parti’den kurtulmak isteyenlerin bana göre en temel yanlışı; Ak Parti’den kurtulmak için başvurdukları yollardır. Hatırlayacak olursak; Kapatma Davası, 367 krizi, e-Muhtıra, Gezi olayları, 17-25 Aralık girişimleri. Bunların hepsi Ak Parti oylarının yükselmesine sebep olmuştur. Ak Parti 3 Kasım 2002 seçimlerinde henüz 15 aylık bir parti olmasına rağmen geçerli oyların % 34,63’ünü alarak tek başına iktidar olmuştu. 2004 Yerel Seçimlerinde ise il genel meclisinde  % 41,67 oy alarak yine birinci olarak seçimlerden çıkmıştı.

2007 yılında Nisan ve Mayıs aylarında yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olmasını önlemek üzere ‘Cumhuriyet Mitingleri’ düzenlenmiş, çok yerde ordu göreve çağrılmıştı.  27 Nisan 2007’de TBMM 11. Cumhurbaşkanını seçmek için toplandı. AK Parti’nin tek adayı Abdullah Gül’dü. Oylamadan önce Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, “Seçiminin yapılabilmesi için Meclis’te 367 vekilin bulunması gerekir” tezini ortaya attı. Bu teze balıklama atlayan CHP oylamaya katılmadı. MHP ret oyu kullanacağını belirtirken, kilit pozisyonda bulunan DYP lideri Mehmet Ağar ve ANAP lideri Erkan Mumcu, son anda oylamaya katılmayacaklarını açıkladı. Ağar ve Mumcu, parti genel merkezlerinde milletvekillerinin seçime katılmalarına da mani oldular. Bu kararları her iki liderin de siyaset sahnesinden silinmesine sebep oldu.  

Meclis tutanağına göre, 368 milletvekilinin katıldığı ilk turda Abdullah Gül 357 oy aldı ve  oylama ikinci tura kaldı. Seçimin olduğu günün gece yarısında Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde saat 23.17’de e-muhtıra yayınlandı. Laiklik vurgusunun yapıldığı ve Hükümetin açıkça hedef alındığı bildiride, ülkedeki durumun TSK tarafından ‘endişe ile izlendiği’ belirtilerek “Unutulmamalıdır ki, TSK bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur” ifadesine yer verildi.

“Cumhuriyete sözde değil, özde bağlı olunması gerektiğini” iddia eden dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, daha sonra söz konusu bildiriyi kendisinin bizzat hazırladığını söyledi. Bildiri üzerine gözler hükümet cephesine çevrildi. Başbakan Erdoğan başkanlığında gece acilen yapılan toplantıdan ‘dik duruş’ kararı çıktı.  O zaman hükümet sözcüsü olan Cemil Çiçek, ertesi gün hükümetin hazırladığı karşı bildiriyle kamuoyunun önüne çıkarak Genelkurmay Başkanı’na “memur” olduğunu hatırlattı.

28 Nisan günü hükümet sözcüsü Cemil Çiçek başbakanlıkta kameraların önünde hükümetin açıklamasını okudu. “Başbakanlığa bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığı’nın herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanması demokratik bir hukuk devletinde düşünülemez. Genelkurmay Başkanlığı, hükümetin emrinde, görevleri anayasa ve yasalarla tarif edilmiş bir kurumdur. Anayasamıza göre, Genelkurmay Başkanı görev ve yetkilerinden dolayı Başbakan’a karşı sorumludur. Bu metnin basın yayın organlarına verilmesi ve Genelkurmay’ın internet sitesinde yayınlanmasındaki zamanlama manidardır”. Hükümet genelkurmayın verdiği muhtırayı kabul etmediğini, cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin anayasada belirtildiği şekilde devam edeceğini kamuoyuna açıklamış oldu. Ancak cumhurbaşkanlığı seçim süreci anayasada yazıldığı şekilde olağan sürecinde devam etmedi. Bildiri ile siyasi ortam gerilirken cumhurbaşkanlığı seçimi de mahkemelik oldu. CHP 367 vekilin hazır bulunmadığı gerekçesiyle meclisteki oylamaları Anayasa mahkemesine taşıdı. 1 Mayıs günü Anayasa Mahkemesi mecliste gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçim oylamalarının geçerli olmadığı yönünde karar verdi. Bu gelişmelerden sonra Ak Parti erken genel seçim kararı alarak oyunu yine bozdu. Yapılan 22 Temmuz 2007 seçimlerinde oylarını yine artırarak % 46,58’e çıkardı.

Muhalif kesim ya da bu kesimler adına görev yapanlar  bu oy oranını görünce ‘İktidarın arkasında halk desteği var, halkın kararına saygı duymakgerek’ demek  yerine mütemadiyyen demokrasiye ‘çelme’ takma girişiminde bulunmaya devam ettiler. 14 Mart 2008 tarihinde ‘Adalet ve Kalkınma Partisi laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiği…’ gerekçesi ileYargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından kapatma davası açıldı. Anayasa Mahkemesi’nden ‘ret’ kararı çıktı. Ak Parti 2009 Yerel seçimlerinde % 38,8 oy aldı.

2009 yılında, ‘İrtica ile mücadele eylem planı’ ortaya çıktı. 2010 Yılında Hakkari'nin Dağlıca, Hantepe, Gediktepe sınır karakollarına peş peşe  saldırılar düzenlendi. Taşeron örgüt aracılığıyla gerçekleştirilen hain saldırılarda çok sayıda şehit verildi. Cenazeler toprağa verilirken bir taraftan da hükümeti zora sokacak eylemler yapıldı. Şehitlerin cenazesi üzerinden siyaset yapılmaya çalışıldı. 12 Haziran 2012 Seçimlerinde AK Parti % 49,90 oy alarak oy kullanan heriki kişiden birinin oyunu almış oldu. 

Türk milletinin Ak Parti’ye vermiş olduğu % 50 oy da yeterli olmadı. MİT üzerinden hükümet köşeye sıkıştırılmaya çalışıldı. Bu sefer taşeron ‘paralel’ yapı idi. 07 Şubat 2012’de PKK'nın şehir yapılanması olduğu iddia edilen KCK'ya yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski MİT Müsteşarı Emre Taner ve Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ifadeye çağrıldı. Ankara’da bomba etkisi yaratan bu haber, hükümete yönelik bir operasyon olarak yorumlandı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, savcılığın kararının ardından 9 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan’la görüştü, bu görüşmeden sonra MİT yetkilileri hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı. Hükümete açık bir savaş ilanı olarak yorumlanan bu kararının ardından Başbakan Erdoğan, “Biz bu ülkede gayrimeşruluğa izin vermeyiz. Hiç bir zaman seçilmişleri atanmışlara kul etmeyiz” açıklamasında bulundu. MİT krizinde asıl hedef Hakan Fidan olsa da gerçekte  hedefin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğu anlaşılmıştı. AK Parti grubu ise MİT mensuplarının ifadeye çağrılmasını Başbakanın iznine bağlayan tek maddelik kanun teklifini TBMM'ye sunarak kanunlaşmasını sağlamıştı.

MİT krizi ile başlayan Hükümet-Paralel yapı kavgası alttan alta devam etti. Paralel yapı elemanları hiçbir zaman açıkça ortaya çıkmadılar. Ancak, Ak Parti’de Recep Tayyip Erdoğan dışında birtakım isimler üzerinden hesaplar yapmaya, kendilerine yakın rektörler bürokratlar atatmaya devam ettiler.

2013 yılının 27 Mayıs’ında Gezi parkına AVM yapılacağı söylentisi ile önce 50 kişi ile başlayan eylemci Twitter üzerinden birden bire sayısı hızla artarak yüzbinleri buldu. ‘Her yer Taksim, her yer direniş.’ solganları ile ülke geneline yayıldı. Buradan bir Alevi-Sunni kavgası çıkarılmaya çalışıldı. Saat 22:00’dan sonra büfe, bakkal gibi yerlerde içki satışına yönelik yasaklar da ‘yaşam tarzı’ müdahelesi olarak görülerek eylemlere katılımın artmasına sebep oldu. Netice itibari ile, Gezi Olayları ile hükümeti devireceğini düşünen ‘romantik’ devrimciler, aslında Cumhurbaşkanlığı  seçimi öncesinde 30 Mart Yerel Seçimleri için kullanıldıklarından habersizlerdi. Hala da farkında olduklarını sanmıyorum.

Gezi Olayları üzerinden şüphesiz çıkarılacak çok ders var.  Gezi olayları esnasında Başbakan olan Tayyip Erdoğan yurt dışından gelene dek hükümet üyeleri ciddi bir açıklama yapmadılar, yapamadılar. Sosyal Medya’yı ihmal etmiş olan Ak Parti, Gezi olayları esnasında Sosyal Medya’da ‘yenik’ duruma düşmüştü. Bunun tek istisnası Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek oldu. Melih Gökçek Sosyal Medya’nın önemini anlamıştı ve Sosyal Medya’yı aktif bir şekilde kullanıyordu. Melih Gökçek ve ekibinin mücadelesi ile Gezi Eylemcileri’ne yönelik bir karşı harekat başladı. Daha sonra da  Ak Parti Sosyal Medya üzerinden bir ekip kurarak bu alanı boş bırakmadı. Gezi Olayları esnasındaki tutumu Melih Gökçek’in Büyükşehir adaylığını tartışılmaktan çıkarıp, garantilemiş oldu.

17-25 Aralık tutuklamaları ve Gezi eylemleri ile umduğunu bulamayan muhaliflere bu sefer açıkça Paralel Yapı savcı ve polisleri eklenmiş oldu. Maksat, seçimlere az bir süre kala sürekli dosyalar ortaya çıkarmak, Ak Parti’nin yolsuzluğa bulaştığı imajını kamuoyuna vermekti. Tutuklama ve suçlamalar ile başlayan savaş Sosyal Medya üzerinden Paralel Yapı mensupları ve Ak Partili’ler arasında sürdü. Ancak, Paralel Yapı ve destek verdikleri CHP, BBP gibi partiler ciddi bir başarı elde edemediler. Nitekim 30 Mart Seçimlerinde Ak Parti % 43,39 aldı.

Son olarak asıl amaçları olan ve 2007’den beri sürekli engellemeye çalıştıkları Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasını tüm muhalefet ve paralel yapı medya ve kurumları engelleyemediler ve Erdoğan ilk turda % 51,8 oy alarak Cumhurbaşkanı seçilmiş oldu.

Rahmetli Özal’dan beri birçok siyasetçi Başkanlık sistemini savunmuş, ancak hiç birisi Başkanlık Sistemi’ni getirebilecek gücü yakalayamamıştı. Şimdi Başkanlık Sistemi’ni isteyen ve bunun için şartları oluşturabilecek –Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu yakalayacak- bir parti ve lider var. Dolayısı ile özellikle 2007’den beri devam eden Ak Parti ve Erdoğan’ın önünü kesme çabaları,şimdi farklı bir boyut kazandı. Ak Parti’nin Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğa ulaşamayacağı bir yapı oluşturma çabası içerisine girildi. Bunun için yeni yeni partiler kurulmakta. Asıl ‘ÇATI’ olacak parti oluşumu için Anayasa Mahkemesi kararı beklenmektedir. Kurulan ve kurulacak olan partilerin Seçim Barajı düşürülerek önü açılmak istenmektedir. Seçim Barajı’nın yüksekliği başka bir tartışmanın konusu olmakla birlikte Başkanlık sistemine ilişkin ya da nasıl bir başkanlık sistemi teklif edildiğini bile bilmeden kamuoyundaseçmenlerin Türkiye’de Başkanlık sistemi temelinde bir değişikliğe gidilmesi durumunda kanaatleri sorgulandığında;
  • Yüzde 37,7 ile Parlamenter sistemden Başkanlık sistemine geçilmesini  istedikleri,
  • Yüzde 44,8 ile Başkanlık sistemine geçilmesini istemedikleri,
  • Yüzde 7,9 ile bu hususta kararsız oldukları,
  • Yüzde 9,6 ile görüş beyan etmedikleri,

görülmektedir.’Optimar Araştırma Eylül 2014 Çözüm Süreci ve Dış Politika Algısı Araştırması Başkanlık Sistemi’nin kamuoyunda, nasıl bir sistem olacağı konusunda bir netlik olmadan bile % 37,7’lik bir karşılık bulduğu görülüyor. Türk Toplumunun yapısına uygun bir  sistem oluşturulması durumunda bu desteğin daha da artacağına inanıyorum.

Bazı çevrelerin Başkanlık Sistemi gelmesi durumunda iktidar olamama korkusu şimdi de Seçim Barajı şeklinde karşımıza çıkmıştır. İleride başka ne şekilde karşılaşacağımızı zamanla göreceğiz. Ancak, unutmamak gerekir ki yukarıda da rakamlarla görüldüğü üzere çeşitli müdahalelerle seçmen tercihini manipüle etmeye, değiştirmeye varan eylemlerin sonu hep hüsran olmuş, seçmen her seferinden desteğini daha çok artırmıştır. Bu gidişle önümüzdeki 2015 Genel Seçimlerinde de aynı sonuç ile karşılaşmamız kuvvetle mümkün.
 

Facebook
Twitter
  • BİZE ULAŞIN

  • Mustafa Kemal Mah. 2128. Sok. No: 13/3 Çankaya / Ankara

  • 0312 285 71 71

  • 0312 285 71 72

  • yerlidusuncedernegi06@gmail.com

www.teknovizyon.net/
YukariCik