Arketip Olarak Anayasa: Şeriat


Türkiye'de Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber devlet-toplum çatışmasının merkez temas İslam'dır. Kuruluş döneminde halkın % 99'u Müslüman olmasına rağmen kurucular bütün anayasal devrimlerini, sağlıklı bir gerekçeye dayandırmadan İslam karşıtı bir algıyla temellendirerek tarihte emsali az görülen bir despotlukla halka dayattılar ve uyguladılar.

Müslümanların Anayasası olan Şeriat'ı kaldırmakla yetinmediler; akılalmaz bahanelerle 'Allah' demek bile yasakladılar, 'Allah'a secde yeri (mescid)' anlamına gelen mescidleri (cami) kapattılar, ezanları susturdular, Kur'ân-ı Kerîm'leri kese kağıdı yapılmak üzere bakkallara dağıttılar; alimleri idama, işkencelere, hapishanelere ve sürgünlere mahkum ettiler. Üstad Bediüzzaman Engizisyon mahkemelerinde eşi olmayan o eza ve cefa dönemini şöyle özetlemektedir:

''Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde (Sıkı yönetim mahkemeleri) bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan (başkasıyla görüşmekten) men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.''

Cumhuriyetin kuruluşundan 2002 yılına kadar seksen yıl boyunca dindarlara karşı darbeler yapıldı, partiler, iktidarlar değişti, sistemde değişen bir şey olmadı. Ülkeler gezegenleri aşıp yıldızlara tırmanırken Türkiye'nin en büyük meselesi Allah'ın emri olan hanımların başörtüsü ve Resûlullah'ın (s) sünneti olan bıyık ve sakal ile uğraşmakla enerji, zaman ve değerleri kaybetmekti. 

Kurucular ve onların izinden gidenler, 'din' olarak algıladıkları 'laiklik elden gidiyor'; 'Atatürk ilke ve devrimleri çiğneniyor' diyerek bütün negatif enerjilerini İslam ve Müslümanlara karşı kullanırlarken ne din, ne laiklik, ne de Atatürk devrimlerini masaya yatırıp ne olup-olmadıklarının analizini düşünmemek gibi bir akıl tutulması ve dogmatik bir kafa yapısıyla İslam ve Müslümanlara yargısız infaz uyguladılar.

İnsanî değer ve etikten yoksun perspektifleriyle zalimane icraatlarını kamufle etmek için İslam Anayasası olan 'Şeriat'ı 'gericilik'le özdeşleştirirken 'ilericilik'i erkeklerin lonpen tipli kıyafetleri, transparan kılıklı kadın tipolojoleri olarak algıladılar. Böylece Şeriat'ı İslam'la eşdeğer gören, anlayan, savunan toplumun büyük kesimi ile Şeriat/İslam'la mücadele eden azınlık cumhuriyet yandaşları karşı karşıya geldi ve amansız bir mücadeleye giriştiler. Şeriat, 'kahrolsun' diyen etkili, yetkili ve despotik laiklik savunucularında hergün ivmesi yükselen bir fobi ve travma halini alırken, enva-ı çeşit baskı ve zulümlere maruz kalan mazlum ve mağdur dindarların azmini kamçıladı, gelecek ümitlerini besledi ve dirençlerini arttırdı. 

''li-küllin ce'alnâ minkum şir'aten ve minâcen-Her ümmete şeriat ve minhac verdik''  ve ''şera'a leküm mine'dîni...size dinden şeriat koydu''  âyetleri, şeriatı dinin bir bölümü olarak değerlendiren Kur'ânî delillerdir. Müfessirlerin bu âyetlere getirdikleri yorumlarda din, 'usûl', prensip olarak görülmüş; şeriat ise, her peygamberin kendi devrinde bu 'usûl'e dayalı olarak ortaya koyduğu tatbikâtın adı olmuştur.'' 

İlk dönemin tefsir imamlarından olan Katâde'ye (v. 116/736) göre ''Şeriat: Farzlar, hadler (cezalar), emir ve nehiylerdir.''  

İbn Teymiyye, ''Dînin esası, her birinin bir Şerîat'ı olsa da, nebî ve resûllerin üzerinde ittifak ettikleri Rabbulalemîn'in dinidir''  demektedir.

Bu bağlamda Şerîat, Mü'minlerin amel ettikleri farzlar, cezalar, emirler ve nehiylerden oluşan Müslümanların Anayasa'sıdır. Dolayısıyla, Şerîat'te kesin olan bir hükmü inkâr etmek veya karşı çıkmak 'Allah'ın dîni'ni inkâr etmek demektir. Kesin olan ve bütün peygamberlerde aynı olup değişmeyen hükümlere 'usûl/dinin temel ilkeleri' denirken, kesin olmayanlara 'fürû' denilmiştir. Yani İslam'ın usûlü tartışma dışı ve dokunulmazken iken fürû'u, sosyal şartların değişmesiyle tartışılabilir, değiştirilebilir ve günün şartlarında uygulandığı toplumun sosyal, siyasal, ekonomik ve askerî yapısının gerektirdiği şekilde uyarlanabilir.
 
Zira, ''Günümüz İslam dünyasında, İslam'ın 'usûl'üne itiraz etmeyip 'fürû'unu bir tarafa bırakmış siyasî nizamların mevcudiyeti, bu hayatî problemin en azından ilmî mahfillerde münakaşasını zarurî hale getirmiş bulunmaktadır.'' 

İmam Şafiî'nin, Bağdat ve Mısır toplumlarının farklı sosyal yapısına uygun tesbit ettiği iki mezhebi (Kavl-i Kadîm-Kavl-i Cedîd) olduğu malumdur. Yani Bağdat'ta verdiği bir fetvayı, Mısır'da farklı vermiştir ki bu esneklik, evrensel ve ebedî İslam Şerîatı'nın temel özelliklerindendir.

Bugün bu bütün İslam dünyasında zorunlu bir hal almıştır. Globalleşen dünya şart ve stratejisine göre yeni anayasaların ortaya konulması ve uygulanması bir sorumluluktur.

Nitekim dört mezhebin ortak görüşü olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'nin şu maddeleri bu zaruretin kapısını aralamakta; hatta zorunlu görmektedir:

Md. 10: ''Bir zamanda sabit olan şeyin hilafına delil olmadıkça bekasiyle hükmolunur.''  'Delil', sosyal, siyasal, ekonomik veya askerî şartların gerektirdiği zorunlu durumlardır. Ör. Kur'ân, ''Düşmanlara karşı toplayabildiğiniz kadar kuvvet ve binek hayvanı (atlı birlik) hazırlayın ki bununla hem Allah'ın, hem sizin düşmanınız olan insanları; hem de sizin bilmediğiniz ancak Allah'ın bildiği başkalarını yıldırıp caydırabilesiniz''  demektedir. Bugün 'atlı birlik'ten, en gelişmiş tank, top, füze, savaş uçak/gemi ve nükleer bombaların anlaşılması zorunludur.

Md. 17: ''Meşakkat kolaylığı celbeder.''  Mevcut yasaların uygulanması, sorunun çözümünde zorluk ve aksaklıklara neden oluyorsa, uygulanabilir maddelerin getirilmesi bir görevdir.

Md. 18: ''Bir iş zîk oldukda müttesi' olur.''  Mevcut yasalar ihtiyaca cevap veremiyorsa, cevap verecek şekilde genişletilir.

Md. 39: ''Zemanın (sosyal şartların) değişmesiyle (dînin usûlünden olmayan) hükümlerin değişmesi inkâr edilemez (kabul edilir)''. 

Md. 58: ''Başkanın (imam) toplumla ilgili tasarrufu maslahata dayanır.''  Devlet başkanı, toplumun maslahatına uygun yasalar çıkarabilir ve uygulayabilir.

Barış ve adalet İslam hukukunun ana omurgasını oluşturmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm, toplumun adalet , barış, huzur ve emniyet içinde yaşamasını  sağlayan Anayasa yokluğundan kaynaklanan  isyan, anarşi ve adaletsizliği 'zulüm, fitne ve fesad' olarak nitelendirmekte, cinayetten daha tehlikeli ve zararlı görmekte  ve ''..yeryüzünde bir fitne kalmayıp, Allah'ın kanunları hakim oluncaya (din namına bir baskı kalmayıncaya) kadar  onlarla savaşın''  buyurur.

Adalet ve barış ancak İlahî Anayasa olan Şeriat'le gerçekleşebilir. Beşerî sistemlerle huzur, güven ve adaletin sağlanamadığı, tarih boyunca olduğu gibi bugün de görülmektedir. Doksan yıldır Türkiye'de uygulanan Batı menşe'li anayasaların güven ve adaleti sağlamadığı; aksine güçlülerin despotik heveslerine alet olup zulüm, baskı ve adaletsizliğe kaynaklık ettiği gerçeği ortadadır.

Namazdan sonra ellerini açıp vücudundaki bütün organları için sağlık ve şifa dileyen Müslümana kulak misafiri olan Bektaşi dönmüş ve 
-Behey Müslüman, Allah senin tamirinle uğraşacağına sapsağlam birini yaratması daha akıllıcadır demiş.

A'dan Z'ye felç olan mevcut anayasa maddelerinin bölük-pörçük değiştirilmesi sadra-şifa olmayacaktır. Milletin inanç, örf, adet, töre ve kültürüne uygun; dünya şartlarına uyarlı yeni bir Anayasa (Şeriat), yapılıp uygulanmadıkça geleceğimize güvenle bakmamız mümkün olmayacaktır.

Allah buyurur: ''Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; Peygamber'e ve SİZDEN olan yöneticilerinize de itaat edin. Bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde-Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız-hemen konuyu Allah'a ve Peygamber'in koydukları 'Şeriat'e (İslam Anayasası) götürün (ona göre çözün). Bu hem hayırlı hem sonuç itibariyle daha güzeldir.'' 

''Matlûb olan yalnız pasif bir itaat değildir. Allah'ın kanununu yeryüzüne yaymak için icabında vatandaşlardan her şeylerini bu uğurda harcamaları, ızdıraba, açlığa ve meşakkate seve katlanmaları istenmektedir.''
 
Türkiye geleceği parlak bir süreç yaşamaktadır. Önünde ufuk ve geleceğinin kapısını açacak yeni bir sistemi hayata geçirecek dönemece girmiş bulunmaktadır. Halkımızın statükocu zihniyeti geçmişte bırakarak bu süreci iyi analiz etmesi, siyasî fikir ve beklentilerini bir tarafa iterek geleceğini şekillendirecek bu süreç ve fırsatı sağlıklı değerlendirmesi gerekir. 

Gelecek nesillerin vebalini taşıyacak kadar güçlü değiliz ve fırsatlar her zaman önümüze konulmamaktadır.

Facebook
Twitter
  • BİZE ULAŞIN

  • Mustafa Kemal Mah. 2128. Sok. No: 15/7 Çankaya / Ankara

  • 312 285 71 71

  • 0312 285 71 72

  • yerlidusuncedernegi06@gmail.com

www.teknovizyon.net/
YukariCik