BEN HALKIM

 
Türkiye artık kendi sınırları içine kapanan, iç sorunlarıyla boğuşan, ekonomik çarkını işletmek için Batı dünyasının kapısında üçyüz-beşyüz milyon doları borç almak uğruna bekleyen  bir ülke değil, İslam ülkeleri'ni; hatta bütün dünyayı siyasî olarak etkileyen büyük ve güçlü bir devlettir. Bir buçuk milyarı aşan İslam dünyasını etkilemesi Batı'da bir fobi halini almış olacak ki, dünyada hakimiyet kurmak isteyenlerin en önemli gündem maddelerinden birini Türkiye haritası üzerinden İslam alemine yönelik operasyonlar ve Türkiye'yi tekrar kaosa sürüklemek oluşturmaktadır.

Uzun süreden beri dünya AB/D-Rusya bloklarına ayrılmış ve İslam Dünyası yanında diğer ülkelerin bu bloklardan birine yaslanmak ve halklarını böyle korumak ve kontrol altında tutmak zorunluluğu realitesine dayanmaktaydı.

Dünya yeraltı zenginliklerinin %70'nin İslam ülkelerinin elinde bulunması; AB/D’nin gittikçe ekonomik olarak zayıflaması ve yeni kaynaklara şiddetle ihtiyaç duyması, planlamasının İslam coğrafyasının bağımsız bir aktör olarak dünya siyasetinde yer almamasına dayandığı anlaşılmaktadır.

Buna karşılık merhum Turkut Özal'ın iktidara gelmesiyle Türkiye'nin dünyaya açılması, yeni kalkınma hamlelerinin başlaması; merhum Erbakan'la bunun pekişmesi ve nihayet Sn. Erdoğan'ın büyük bir güçle iktidara gelmesi; bu iktidarını uzun süre sürdürmesi; Türkiye'nin kabuğundan çıkararak her alanda iç ve dışta güçlenmesi; İslam ülkeleriyle kaynaşması; Afrika ve Uzak Doğu'ya kadar uzanması; Mısır'da Mursi'nin aynı güçle iktidarı ele alması; Arap Baharı'nın başlaması; halkın kendi ülkelerinde yegane "hak sahibi" olduğunu iddia etmesi Ortadoğu'da bir ümidin yeşermesini sağlarken Batı dünyasını derinden endişelendirdi.

Erdoğan, iktidara geldiği günden beri nasıl ateşten bir gömlek giydiğinin farkındaydı. Merhum Özal ve Erbakan örneği önündeydi. İç ve dış dengelerin farkındaydı. En küçük bir stratejik hatanın ona, partisine ve ülkeye neye mal olacağının idrakindeydi. Öyle ki, MHP ile birlikte bir Anayasa değişikliğiyle başörtüsünü serbest bırakması bile AK Parti'yi kapatılmakla karşı karşıya bıraktı. Bu nedenle çalışmalarını ekonomi ve halkın refahına odakladı. "Amellerin en hayırlısı az da olsa devam edendir" hadîsine uyarak değişim sürecini zamana yaydı ve tartışmalara neden olabilecek icraatlardan kaçındı.

Bu stratejinin sacayaklarını, rejimin meşruiyetini dayandırdığı AB üyeliği ile yine Batı kaynaklı demokratikleşme oluşturuyordu. Sürekli bunları gündemde tutuyor ve geleceğe yönelik düşüncelerinin altyapısını bu iki çizgi üzerinden yürütüyordu.

Batı, Müslümanların devlet yönetmede başarı sağlayamadıklarına inandıkları için ses çıkarmadı. Ses çıkarmaya başladıklarında ise iş işten geçmişti.
Ordu vesayeti de yavaş yavaş kırılıyordu. 28 Şubat e-muhtırasında ordunun düştüğü çelişki onu zayıflatırken dik duran Erdoğan ve AK Parti’yi güçlendiriyordu. Beş kuvvet komutanının istifa etmesi, ordu vesayetine vurulan son darbe oldu.

Kemalistlerin itibar yitirmeleri, halkın refahının gözle görülür hale gelmesi, Türkiye'nin Batı ile hiçbir sorun yaşamadan dünyaya açılması Erdoğan'ın elini güçlendiriyor ve ideallerini kökleştiriyordu.

Bu durum 2010 yılına kadar devam etti. 2010 yılından itibaren Batı’yı endişelendirmeye sevk eden Türkiye'nin çizgisi, vizyonu ve misyonu yavaş yavaş netleşmeye başladı. Batı, demokrasi ile harmanlanan, FETÖ tipi Batı ile entegre olmuş bir 'ılımlı İslam' anlayışını beklerken, Kur'ân ve Sünnet'in ruhuna uygun bir İslam mantalitesiyle karşılaştı. Karşılarında 'fincancı katırlarını ürkütmeden' hedefine adım adım yaklaşan bir lider buldular. Mısr'da İhvan-i Müslimîn'in -AK Parti gibi- %52 ile iktidara gelmesi ve Erdoğan'ın bunu desteklemesi kırılma noktasını oluşturdu.

Batı, oyuna getirildiğini düşünerek Erdoğan ile yollarını ayırma kararı aldı. Almakla kalmadı, Erdoğan'ı bertaraf etmek ve Türkiye'yi çökertmek için gizli mahfillerde güç birliğine girdi. Asırlardır oyuna getirdikleri ve sömürdükleri insanların kendilerini oyuna getirmelerini hazmedemedi.
Halkı bilinçlendirmek için miting meydanlarından inmeyen, her vesileyle halkıyla buluşan, güven ve düşünce aşılayan; parlak geleceği vadeden ve bunu dev yatırımlarla pekiştiren Erdoğan, bugün halktan karşılığını buldu.

Erdoğan, gittikçe İslam Dünyası üzerinde de etkili olmaya başlamıştı. Mısır bunun örneğiydi. Batı, Mısır’da o güne kadar; demokrasi, insan hakları, halkın iradesi gibi bütün değerlerini ayaklar altına alma pahasına başarılı olmuştu ancak başka ülkelerde, hele halkın bilinçlenmesi söz konusu olduğu toplumlarda bu olmayabilirdi.
Türkiye'nin diğer İslam ülkelerine idol olmasına göz yumamazlardı. Bu, Batı'nın çökmesi ve İslam'ın yeniden dirilişi demekti. Dolayısıyla kaos çıkararak İslam ülkelerinin uyanış ve birleşmeleri engellenmeliydi. Irak'ı kan gölüne dönüştürdüler. Şiîlerle Sünnîleri karşı karşıya getirdiler ve birbirleriyle uğraştırdılar. Sudan'da, Yemen'de terör estirdiler. Libya'yı anarşinin girdabına soktular. Suriye belasıyla İslam Dünyası'na karşı İran'ı ileri sürdüler, Türkiye'yi abluka altına aldılar.

Sıra Türkiye'ye gelmişti. Kendilerine bir Bel'am'ın sözde; CIA, MOSSAD ve MI6'nın yönettiği  FETÖ'yu buldular. FETÖ, üç-beş ağacı bahane ederek Gezi olaylarıyla darbe yapmaya çalıştı. Halk üç-beş kukla sokak serserisine prim vermedi ve amaçlarını kursaklarında bıraktı.

FETÖ, 17-25 Aralık'ta harekete geçti. Halk, "Dik dur eğilme, Hak/halk seninle' diyerek kavlî ve fiilî dualarıyla Erdoğan'ın arkasında durdu ve hem liderlerine, hem ülkelerine sahip çıktı. FETÖ’nün elebaşlarından bir kısmı tutuklandı, bir kısmı mevzilerini terk edip kaçarak İslam ve Müslümanların düşmanlarına sığındı. Malvarlıklarının büyük kısmına; yalan makinesi medyalarına el konuldu, dilleri kesildi. Eğitim kurumları ellerinden alınarak beyinsel tabanları çökertildi. Bankaları devlete devredilerek finansman kaynaklarına darbe vuruldu. İstihbarî kabloları kesilerek kulaklarına zift döküldü.

FETÖ darbe yapayım derken ağır bir darbe yedi.

Darbe

Darbe, kelime olarak Arapça d-r-b fiilinden mastar olup 'vurmak, şiddetli vurmak, dövmek' anlamına gelirken terim olarak "Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükümeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devir işi" (TDK) demektir.

Darbe, Türkiye'nin alışkın olduğu bir terimdir. Darbelerin tamamı askerî değildir. Sivil darbeler daha tehlikeli olabilirler. Nitekim Türkiye en ağır darbesini 1920'de yaşamıştır. Düşmanlar dışardan ülkeyi baştan sona işgal edip parçalar ve taş üstünde taş bırkmazlarken içten kurulan -sözüm ona- cumhuriyetle bu milletin bütün manevî ve kutsal değerlerine en büyük darbe vuruldu. Millet kökünden, dininden, tarihinden, kültüründen, törelerinden koparılarak yabancıların kültür emperyalizminin kucağına atıldı. Kurulduğu günden 1950'ye kadar katı ve acımasız bir diktatörlükle yönetildi. Katliamlar, sürgünler yaşatıldı.

1950-1960 arasındaki demokratik süreçte milletin rahat bir nefes almasına izin verilmedi. 1960 darbesiyle Türkiye elli yıl geriye sürüklendi. Halkın sinesinden çıkan bir başbakan ve iki bakanı zalimce idam edilerek kapanmayan bir yara açıldı.

Kendilerinin yaptıkları 1961 Anayasasını 'beğenmeyen' General Cemal Madanoğlu gibi bazı cuntacılar Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk gibi sivillerden de destek alarak '9 Mart Cuntacıları', dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'e 1971 muhtırasını vererek adeta bir darbe gerçekleştirdiler. Demirel, şapkasını alıp kaçınca CHP milletvekili Nihat Erim başkanlığında Reform Hükümeti kuruldu. O da başarılı olamayınca iktidar oyuncak gibi elden ele dolaştı. Yapılan en önemli şey 1961 Anayasası'nın büyük kısmını değiştirerek daha otoriter bir hale getirmek oldu.

Türkiye nereye çıktığı belli olmayan bir yola girmişti. Siyaset çökmüş, ekonomi iflas etmiş, üniversiteler karışmış, anarşi her tarafı sarmış, insanlar evlerinden çıkamaz hale gelmişti. Sağ-Sol çatışmaları zirve yapmış, huzur ve güven diye bir şey kalmamıştı. Askerî cunta da bunu arkadan körüklüyor, anarşi ortamını hazırlıyordu:

Şubat 1979'da CHP teorisyeni gazeteci Abdi İpekçi M. Ali Ağca tarafından İstanbul'da öldürüldü. Ağca 5-6 el ateş ettiğini söylerken olay yerinde dokuz kurşun bulundu. Eylül 1979'da TİP eski İl Başkanı Ceyhun Can Adana'da öldürülmüş; Eylül 1979'da Malatya Ülkü Ocakları eski Başkanı Mürsel Karataş İstanbul'da; Aralık 1979'da Fedai Dergisi sahibi ülkücü Kemal Fedai Coşkune İzmir'de şehit edilmiş; 7 Aralık 1979'da İÜ İktisat Fak. Öğrt. Üyesi  solcu Cavit Orhan Tütengil; Nisan 1980 İstanbul Radyosu prodöktörlerinden Ümit Kaftancıoğlu öldürülmüş; 27 Mayıs 1980'de kendisiyle tanıştığım ve Allah'tan gani gani rahmet dilediğim MHP Gn. Bşk. Yardımcısı Gün Sazak şehit edilmiştir. 24 Haziran 1980'de MHP Gaziosmanpaşa İlçe Bşk. Ali Rıza Altınok evinde kızıyla beraber şehit edilmiş; 15 Temmuz 1980'de CHP İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu iş yerinde; 19 Temmuz 1980'de Reform Hükümeti'ni kuran Nihat Erim İstanbul'da; 22 Temmuz 1980'de Maden-İş Sen'in Başkanı Kemal Türkler İstanbul'da öldürülmüştür.

Sonradan 'Bir sağdan bir soldan idam ettik' itirfında bulunan darbecilerin darbe zemini nasıl hazırladıklarının dökümanlarıdır bu ölümler.

Bu cinayetlerden sonra Kenan Evren başkanlığındaki cuntacılar 12 Eylül 1980 gecesinde darbe yaparak ülke yönetimine el koydular. Böylece Türkiye otuz yıl geriye itildi, kör-topal yürüyen demokrasisi tamamen çökertildi.

Aralık 1995'te yapılan genel seçimlerde merhum Erbakan %21 oy alıp 158 milletvekiliyle birinci parti oldu. Uzun süren görüşmelerden sonra DYP lideri Tansu Çiller ile anlaşarak başbakanlık koltuğuna oturdu.

Ancak Erbakan'ın başbakan olması Kemalistlerce hazmedilecek bir durum değildi. İlk günden itibaren komplo teorilerine başladılar.

Cumhuriyet tarihinde bütçe ilk defa artı vermesine rağmen komploların gizli mahfili mason TÜSİAD, 'ekonomi kötüye gidiyor' diyerek REFAH-YOL hükümetine karşı çıktı. Arkasından YÖK Başkanı kukla Kemal Gürüz, rektörler adına bir bildiri yayınladı. Sincan'da Kudüs Gecesi bahane edilerek yollarda tanklar yürütüldü ve cuntacılarca 'etkileri bin yıl sürecek' olan Postmodern Darbe başladı. Erbakan hükümeti istifa etti. Hükümeti kurma görevi ikinci parti olan DYP lideri Çiller'e verilmesi gerekirken Cumhurbaşkanı Demirel, siyasî tarihimizin en başarısız ve merhum Turgut Özal'ı sırtından bıçaklayan Mesut Yılmaz'a verdi. Ekonomisi zaten çökmüş olan Türkiye iflas etti.

Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce, 27 Nisan 2007 tarihinde Genel Kurmay Başkanlığı'nın sitesinde "Atatürkçülüğe, laikliğe ve cumhuriyetin temel ilkelerine sözde değil özde bağlı" bir cumhurbaşkanının seçilmesine vurgu yapan bir bildiri yayınlandı. e-Muhtıra diye tarihe geçen bu bildiri, R. Tayyip Erdoğan'ın Başbakan olduğu dönemde bir darbe olarak algılandı. Ancak hükümet dik durarak Silahlı Kuvvetlerin siyasal erkin emrinde ve ona bağlı olduğu açıklamasını yaparak tavır ve kararlılğını ortaya koydu.

Bildiri uzun süre tartşıldı ise de sonuç vermedi ve Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi. Hatta bildiri ordunun arındırılmasına yönelik bir fayda da sağladı.

Ve 15 Temmuz 2016

15 Temmuz Cuma gecesi saat 22'den itibaren Türkiye ayaktaydı. Bir grup FETÖ mensubu subay Türkiye'yi işgal girişiminde bulunuyordu. Kısa bir süre sonra Sn. Başbakan'ın 'bir avuç asker' ifadesi halkı biraz rahatlattıysa da TRT'de yayınlanan bildirinin korsan olduğu ilan edildiği süreye kadar büyük tedirginlik yaşandı. Cumhurbaşkanının 'sokaklara inin' çağrısı, halktaki darbe tepkisini kamçıladı. Ölümü göze alarak sokaklara indi, tanklara karşı göğsünü siper etti, şehitler verdi, gaziler çıkardı, askerî garnizonların çıkışlarını kapattı ve "BEN HALKIM" diyerek hain bir işgale izin vermeyerek vatanına sahip çıktı ve korudu.

Satılmış hainlerden başka hiçbir güç, sokaktaki masum vatandaşını füzelerle vuramaz, üzerine helikopterlerden ateş açamaz, emniyet binalarını bombalayamaz. Düşmanlara uşaklık edenlerden başka, milleti temsil eden Büyük Millet Meclisi’ni füzelerle kim vurabilir?

FETÖ ve lideri, kutsal İslam kelimesiyle ambalajlanmış kukla bir ihanet şebekesinden başka bir şey değildir. Aslında FETÖ diye bir örgüt yoktur. Seksenine merdiven dayamış, ağır hastalıklarla boğuşan, dışarı çıkmaktan korkan ve 24 saati CIA/MOSSAD/MI6'nın kontrol ve gözetiminde olan; onların izni olmadan tuvalete bile gidemeyen; din, vatan, millet, dünya ve ahiret gibi bütün kutsallarını düşmanlarına satacak kadar bunamış, 'ebter' bir Bel'am'ın böyle bir örgütü yönetmesi akla ziyandır.

Yakalanan üst düzey bir subay, 12 haftadan beri İncirlik Havva Üssü’nde ABD’den gelen darbeler konusunda özel ihtisas sahibi subaylarla toplantı yaptıklarını; darbenin başarılı olması halinde 8-10 bin civarında DAİŞ; 50 bin civarında Şiî militanın Türkiye’ye sokulacağı; Türkiye’nin her tarafına dağıtılacağı ve PKK’nın silahlandırılacağı kararının alındığını itiraf etmesi hem işgali kimlerin gerçekleştirmeye çalıştığının hem işgalcilerin kimlere hizmet ettiklerinin belgesidir.

Milletimizin, ülke ve geleceğine göz diken hainlere geçit vermeyecektir.
 

Facebook
Twitter
  • BİZE ULAŞIN

  • Mustafa Kemal Mah. 2128. Sok. No: 13/3 Çankaya / Ankara

  • 0312 285 71 71

  • 0312 285 71 72

  • yerlidusuncedernegi06@gmail.com

www.teknovizyon.net/
YukariCik