KENDİNİ YAŞAMAK

Aşiret ve milletlerin köken ve tarihini inceleyen etnagrafyanın bütün araştırmalarına rağmen demografik yapının ne zaman teşekkül ettiğini tespit eden kesin veriler bulunamamıştır. Bu durum, soy gelişimini ele alan etnojeni ve dil/kelime kökenlerini inceleyen etimolojik çalışmalar için de geçerlidir.

Gerçekçilikten uzak Darwinizm gibi insan evolusyonunu farklı formlarla ele alan ekoller bulunsa da bizler ilk insan ve Peygamber olan Âdem (as)'ın fiziksel olarak en mütekâmil insan olarak yaratıldığına inanıyoruz.

Âdem (as) beşerin babası ve Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılmıştır.  Çocuklarının, sevgi, kıskançlık, ihtiras ve beşerî fazilet veya zafiyet ifade eden duyguların tamamını taşıdıklarını bütün Semavî metinlerden öğreniyoruz. Bu mütekâmil nesil çoğaldıkça demografik yapının değiştiği, ailevî, kabilevî, aşiretsel ve milletler topluluklarının oluştuğu, farklı karakterlerin kümeleştiği görülmektedir ki Kur'ân bunu, "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz. Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır"  ayetiyle ifade etmektedir.

Demografik yapı geliştikçe aynı paydaları paylaşan bireylerden kavimler, kavimlerden kabileler oluşmuş; kabilelerin ortak değerlerinden millî duygular gelişmiş, ondan da adım adım 'millet/ler' oluşmuştur. Millet/lerin şekillenmesine paralel yerelliğin belirginleştiği anlaşılmaktadır.

Bu bağlamda yerelliği, "aynı toprak sınırları içinde yaşayan, kültürü, tarihi ve dili aynı olan insan topluluğu" olan milletin ortak değerlerinden oluşan millîlikle eş anlamlı kullanmak mümkündür.

Kur’ân-ı Kerim, "Atalarım İbrahim, İshak ve Ya'kub'un dinine (milletine) uydum"  vb. ayetlerinde geçen ‘millet’ kelimesini dinsel bir kavram olarak ‘din ve şeriat/yasa’ anlamında kullanmaktadır. Hz. Peygamber (s)’in hadîslerinde geçen bu kavram, genellikle aynı anlamda kullanılmaktadır: "Bismillah ve Rasûlullah'ın dini (milleti) üzere..." ; "Biz, babamız İbrahim'in dini (milleti) üzere sabahkladık" 

Millîlik veya yerellik, bir milletin sahip olduğu değerlerini yaşaması demektir. Daha açık bir ifadeyle yerellik; bir toplumun inançlarını ve bu inançlardan kaynaklanan kültür, örf, adet, gelenek ve törelerini yaşamaktır ki bu o toplumun özünü yaşaması ve varlığını sürdürmesidir. Nitekim bir milletin farklı yörelerinde yaşayan kabile ve aşiretlerin farklılaşan törelerini yaşadıkları ve kendi milletlerinin kültürünü zenginleştirdikleri görülmektedir.

Zenginlik olan bu farklılıkları 'öteki'leştirme anlamında kullanmak, kendi kültürüne ihaneti içermektedir. Milletleri millet yapan, bireylerini bir arada tutup kaynaştıran ve varlıklarını sürdüren toprak veya sayısal fazlalık değil, tarihlerinden gelen genetik, sosyolojik ve yerellik/millîlik kültürlerini korumaktır. Bu bilince varan milletler ancak 'kendisini' yaşayabilir ve geleceklerini koruma altına alabilirler.

İslam, millî/yerel değerleri korumaya büyük önem vermiş ve başka toplumların değerlerini taklit veya uydurma davranışları şiddetle yasaklamıştır. Öyle ki, İslam tarihinin ilk dönemlerinden itibaren Hz. Peygamber (s)'in "Uydurulan her şeyden sakının! Zira her uydurulan (fikir, söz ve davranış) bit'attir; her bid'at sapıklıktır ve her sapıklığın sonu cehennemdir"  hadisi her cuma hutbesinde okunmakta ve yerelliğe aykırı davranışlar reddedilerek toplum, yerelliğin korunması noktasında uyarılmaktadır.

Mahşerde Hz. Peygamber (s)'in ümmetinden cehennemi hak edenlere şefaat istedğinde kendisine, "Senden sonra neler uydurduklarını/değerlerini nasıl değiştirdiklerini bilmiyorsun."  cevabı verilerek talebinin reddedilmesi, yerele ait (millî) değerlerini bırakıp uyduruk formlara bürünenlerin düştükleri acı durumu ifade etmektedir.
Günümüzde 'millîlik' yerine 'milliyetçilik' kavramı daha çok kullanılmaktadır.

Kelime olarak, ‘aynı ırktan gelen millet bireylerinin çıkarlarını savunmak’ anlamına gelen milliyetçilik, terim olarak, millî değerleri evrensel değerlerden üstün ve ‘millet’e bağlılığı bütün ‘insanî’ değerlerden; ulusal çıkarları bireysel çıkarlardan daha önemli olduğu anlayışı benimseyen düşünüşün genel düşünsel anlayışa denilmektedir. Böylece, çerçevesi çizilen bir siyasal program veya doktrinin ötesinde, kendine özgü bir düşünüş sınırlaması içinde değerlendirilmesi gereken bir kavramdır.

Milliyetçilik, konuma göre değişik anlamları içermektedir. Millî bir mücadele, devlet kurma amacını güdüyorsa, siyasî bağımsızlık anlamına gelir. Devlet çatısı altındaki millî bir mücadele ise, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma manasına gelmektedir.

Günümüzde en çok karıştırılan kavramlardan biri ırkçılık anlamında kullanılan milliyetçiliktir. Bu çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Zira bu yaklaşım, milletleri düşmanlığa sürüklediği gibi, beraber yaşayan bireyleri de birbirlerinden koparmakta, ilişkilerini kesmekte ve kutuplaşmalara neden olmaktadır. Bu bağlamda bu kavramlara açıklık getirmede yarar vardır:
Milliyetçilik: Irkını, vatanını, milletini, devletini sevmek ve korumak duygusudur. Aynı toprak üzerinde yaşayan ve aynı değerleri yaşayan diğer ırklara mensup bireylerle aynı milliyetçi duyguları paylaşmak mümkündür. Bu anlamda milliyetçilik; vatan, millet, ırk ve vatan sevgisini taşımak ve paylaşmak anlamına gelmektedir. Aynı milletin tarihsel (kahramanlık, yiğitlik) ve kültürel (sanat ve ahlak) olgularına sahip çıkmak ve diğer ırklarınkine saygı göstermektir.

Bediüzzaman, doğal olarak onlara uyarak çok defa ‘Millet-i İslamiyye’ şeklinde kullanmaktadır. Irkçılık ve ulusçuluğu ‘menfî milliyet’ şeklinde kavramlaştırırken, akraba ve atalarının kanını taşıyanları sevmek manasındaki ‘milliyetçilik’i, ‘müsbet milliyetçilik’ şeklinde gündeme getirmektedir.

Bazı kesimlerin, inançtan yoksun milliyetçiliği kullanmaları yanlıştır. Çünkü Müslümanlarda, İslam inancından yoksun bir milliyetçilik söz konusu değildir.
Milliyetçiliğin İslam’da olup olmadığı çok tartışılan bir konudur. Bunun nedeni, ‘milliyetçilik’ ile ‘ırkçılık’ın kavram olarak karıştırılmasıdır. Bu iki kavram arasındaki farkın ortaya konulması konuyu açıklığa kavuşacaktır.

İnsanlığın bütün sorunlarına çözüm getiren Hz. Peygamber (s)’in, insanlığın büyük bir problemi olan milliyetçilik ve ırkçılık sorununa çözüm getirmemesi düşünülemez.
Hz. Peygamber (s), milliyetçiliği şöyle tarif etmektedir:

‘En hayırlınız, günah olmadığı sürece aşiretini savunandır.’

Buna göre, akrabaları, İslam’a göre haklı konularda, İslam’a uygun bir metot ve yol ile savunmak ‘en hayırlı’ bir davranış olarak ifade edilmiştir. Bu, Bediüzzaman’ın ‘müsbet milliyetçilik’ dediği ve İslam’ın tavsiye ettiği milliyetçiliktir.

Akrabalık bağ ve sevgisi fıtrî ve psiko-fizyolojik bir olgudur. İnsanı bundan soyutlamak yaratılışa aykırıdır. Bu nedenle İslam akrabalık hakları üzerinde önemle durmuş ve sık sık ona vurgu yapmıştır.

Akrabaların haklarını korumak, her Müslüman’ın hem dinsel, hem psikolojik hem de sosyal görevidir. Ancak bu ‘hak’ İslam’ın helal gördüğü bir hak olmalı ve yine İslam’a uygun bir yol ile savunulmalıdır. Bu, İslam’ın öngördüğü milliyetçiliktir.

İslam, akrabalık ve kan bağına büyük önem atfetmiştir. Yakın akrabalık evliliğini tasvip etmemiş ancak, akrabalık ilişkilerine, haklarının riayetine, sıla-i rahme büyük önem vermiştir. Kur’ân-ı Kerim, ‘.. Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kırmak)’tan sakının’ ; ‘Demek iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, akrabalık bağlarını koparacaksınız öyle mi? Onlar Allah'ın lânetleyip sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir’  demekle, akrabalık bağlarını koparanları ağır bir dille eleştirmektedir. ‘Rahim sahipleri (kan akrabaları) Allah'ın kitabına göre birbirine daha yakındırlar;’  ‘Rahim sahipleri (anne tarafından akrabalar) da Allah'ın kitabında birbirlerine öteki mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar’  gibi ayetlerle de, kan bağı ve akraba ilişkilerine dikkat çekmektedir. Şu ayetler de, akrabalık bağının, iyilik ve yardımlarla pekiştirilmesine vurgu yapmaktadır. ‘Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder’ ; ‘Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere bir şey vermemeye yemin etmesinler...’;  ‘Kim zulmen öldürülürse, onun velisi (olan mirasçısı)’na yetki vermişizdir’ .

Hz. Peygamber (s)'in hayatında akrabalığın büyük önem taşıdığını görmekteyiz. ‘Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz"  ayeti, Hz. Peygamber (s)’in akrabalarına verdiği önemi ortaya koymaktadır. Namazın her teşehhüdünde (oturuşunda), Rasûlullah (s)’ın ‘Âl’ini de zikretmesi dikkat çekicidir.

Ancak, bir taraftan yakın akrabalık bağına bu kadar önem verirken, diğer taraftan ‘Mü’minler ancak kardeştir’  ayetiyle, bu sevgi ve bağlılık bağını bütün mü’minlere teşmil edilmesini istemiş ve fıtrî, insan iradesinin dışındaki duyguların, belli bir kesime tahsis edilerek ilişkilerin belirleyici ilkesi olmasını engellemiştir. Dolayısıyla, ilişkilerin ölçü, biçim ve sınırını belirleyen, İslam’ın belirlediği ilkelerdir. Nuh (as)’ın, oğluyla ilgili muhaveresinde, inançtan yoksun bir akrabalık bağının bir şey ifade etmediğini göstermektedir.
‘Onlar ki inandılar, hicret ettiler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar ve onlar ki (yurtlarına göçenleri) barındırdılar ve yardım ettiler. İşte onlar birbirlerinin velisidirler’  ayeti, kan bağı akrabalıkları olmamalarına rağmen Mekke’den göç eden Muhacirler ile onlara kucak açan Medineli Müslümanları birbirlerinin veli ve vasileri ilan etmektedir. ‘İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin velisidirler’ ; ‘Ey inananlar! Kendinizden başkasını kendinize veli edinmeyin. Onlar sizi bozmaktan geri durmazlar’;  ‘Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp kâfirleri veli edinmeyin. Allah'a aleyhinizde olacak açık bir delil vermek mi istiyorsunuz?’  ayetleri, imandan yoksun olanların, aynı ırktan olmanın ötesinde bir anlam taşımadığını belirtmekte, aynı anne ve babadan doğanların bile, ancak inanç birliğiyle akraba ve dost olabileceklerini ifade etmektedirler.

Müsbet milliyetçiliğin temel özelliği, İslamî ilkelere uygun olmasıdır. Bu özelliğin bittiği yerde milliyetçilik, zararlı ve yasaklanan ırkçılığa dönüşmektedir. Bu bağlamda akrabalık bağları ne boyutta ve ne kadar güçlü ve sağlam olursa olsun kopmakta ve milliyetçilik ortadan kalkmaktadır.

Nuh (as), kopan tufanda, ‘Ya Rabbî! elbette boğulan oğlum da ailemdendi, öz evladımdı. (Halbuki ben onları gemiye alırken Sen bana kurtulacaklarını, müjdelemiştin). Senin vaadin elbette haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!’  dilemesine karşılık Allah, ‘Ey Nuh O senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi’  şeklinde ret cevabı vermiştir.

Hz. Peygamber (s), ‘Ben, anneme istiğfar etmek için Allah’tan izin istedim, izin vermedi; mezarını ziyaret etmek istedim izin verdi’  hadîsinde, aynı inancı paylaşmayan anne de olsa, inanç noktasında ayrı kategoriyle ele alınmasını gerektirmektedir. Şu ayet de bunu teyid etmektedir:

‘Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi eğer küfrü imana tercih etmişlerse dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir.’  Allah'ın Resûlü (s), menfi (olumsuz) milliyetçilik diye nitelendirilen ırkçılığı ‘asabiyet-i cahiliye/cehalet dönemi davası‘ gibi ağır bir ifadeyle reddetmektedir.

‘İki eli kırılasıca’ öz amcası Ebu Lehep ve öz yeğenleri, Hz. Peygamber (s)’e en büyük işkence ve eziyetleri yaparlarken, İran’dan Selman-ı Farisi, Habeşistan’dan Bilal-i Habeşî, Türklerden Sümeyye ve ailesi, Kürtlerden Caban el-Kürdî ve oğlu Meymun el-Kürdî; Rumlardan Süheyl-i Rumî, Muhacir ve Ensarla beraber uğruna canlarını veriyorlardı.
 
 

Facebook
Twitter
  • BİZE ULAŞIN

  • Mustafa Kemal Mah. 2128. Sok. No: 13/3 Çankaya / Ankara

  • 0312 285 71 71

  • 0312 285 71 72

  • yerlidusuncedernegi06@gmail.com

www.teknovizyon.net/
YukariCik