Kültürel Dezenformasyon: “Yılbaşı ve Kadınların Örtünmesi Üzerine”

Son yıllarda her ne kadar milliliğimiz ve yerliliğimizle övünsek de istediğimiz başarıyı yakalamakta ciddi anlamada zorlandığımız aşikârdır. Öyle bir kültürel erozyon ve kültürel taarruzla karşı karşıyayız ki buna direnmek oldukça güç. Bizim yegâne gayemiz şudur. Bir yangın var ve biz bu yangından ne kadar masum olanı kurtarırız. Ne kadar insana hayat veririz olmalıdır.  

Emperyalizm, kapitalist aşamaya geçmiş devletlerin,  kendinden zayıf devlet ve milletleri ekonomik ve kültürel açılardan sistemli olarak sömürmesi, bunun sonucunda zenginleşmesi ve gücünü sömürülen devletlere kabul ettirip hâkimiyet kurmasıdır. Kültür emperyalizmi, silah zoru ile sömürmenin insanların ve toplumların bağımsızlıklarının ihlali suçu olarak kabul görmeye başlaması sonucu alternatif bir sömürü biçimi olarak ortaya çıkmıştır. Kültür emperyalizmi emperyalist devletlerin kültürlerini ve ideolojilerini hedefteki devletin halkına dayatırken aynı zamanda ekonomik yönden de sömürmesidir. 

“Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz…” diyen M. Kemal Atatürk aslında tamda bu noktaya işaret etmiştir. 

Evet; bizler, ailemiz, çocuklarımız, öğrencilerimiz ve milletimiz ciddi anlamda bir dezenformasyonla karşı karşıyayız. Değersizliklerin değer gibi yutturulmaya çalışıldığı bu çağda ayakta kalmanın, gelecek kuşaklara değer ve ahlak anlatmanın çaresi kültürel değerlerimize sıkı sıkıya bağlanmamızdadır. Bu konuda iki noktada göstermiş olduğumuz zafiyeti bugün yazımda işleyeceğiz.  

Noel ve Yılbaşı Bizim Neyimiz Olur? 

Kültürel olarak bizi bizden koparmaya çalıştıkları en kötü anımız maalesef ki yılbaşı (noel) tuzağına düşmemizdir. Bu konuda kendimize Necip Fazıl Kısakürek’i referans tutmamız gerekir. 

"7 Hristiyan bir danaya ortak girmedikçe çam ağacı süslemem." 

İşte bu noktadan hareketle geçtiğimiz günlerde bir kaynaktan, çok çarpıcı bir kıssa okudum. Bunu umumla paylaşmalıyım, bu boynumun borcu diye düşündüm. Bizim görevimiz “Emr-i bil-maruf nehy-i ani'l-münker (yani iyiliği söylemek iyiliğe yöneltmek, kötülükten sakındırmaktır.)” 

Yetmiş bin evliyanın reisi İmam-ı Rabbani (k.s.) şöyle buyuruyor: 

“Bizim bir komşumuz vardı, Müslüman’dı. Fakat bazı yanlışları vardı. Vefat etmek üzereydi, komşuluk hakkı üzere beni çağırdılar. Gittim ve gördüm ki komadadır. Kendisine teveccühte bulundum. Kalbine manevi bir hal üzere nazar ettim (baktım), zifiri karanlık bulutlar çökmüş, iman nuru sönecek bir mum gibi kalmış olarak gördüm. Karanlıkları dağıtmak amacıyla teveccüh ettim lakin zerre kadar karanlık açılmadı. Bunu bir iki kere denedim ama fayda yok. 

Üçüncüde de olmayınca ‘Ya Rabbi! Acaba bende mi bir kusur var bugün’ diye düşündüm. Tam o esnada kalbime: ‘Ey İmam! Eğer sen bu teveccühlerini dağlara yapmış olsaydın, senin hürmetine ve teveccühün bereketine dağları yerinden sökerdim. Ama bu adamdan sen bir karanlık açamazsın, çünkü bunun karanlığı bazı günahları işlediğinden değil, müşrik Hinduların şirk merasimlerine katılmasındandır. Burada şirk olduğu için teveccühün burada sökmez.’ diye nida edildi. 

"O zaman Hindistan’da şirk bayramlarında boyalı, renkli pilav pişiriyorlarmış ve birbirlerine bunu hediye ediyorlarmış. Bu Müslüman adam da onlardan etkilenmiş, aynı günde aynı şekilde pilav pişirip o günü kutluyormuş." 

En sonunda ümidini kestim ve evime doğru yol aldım. Bir zaman sonra bana komşumun öldüğüne dair haber geldi. Ne yapacağını düşündüm. Cenazesine gideyim mi, gitmeyeyim mi diye şüphede kaldım. 

Durum böyle olunca istihare yapmaya karar verdim. İstiharem de: ‘O kişi zor da olsa imanını kurtararak öldü, cenazesine gidebilirsin’ buyruldu.” 

Rabbimiz Hıristiyan ve Yahudi geleneklerinden uzak bilinçli bir Müslüman olarak yaşamamızı nasip eylesin. (Âmin) 

Kadınların Örtünürken Soyunması 

İslam dini; Her kişinin değil, er kişinin işidir.? 

İslam; Kıldan ince, kılıçtan keskindir. 

İşte bu eksende düşünüldüğünde dini yaşamak çok kolay ya da çok zordur. Ben kolay olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü Efendiler Efendisi: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” buyurmaktalar. Bu Hadisi Şerif ışığında zorlaştırmamak, müjdeleyici olmak gerekiyor.? 

Bir de –mış gibi yapmak, onlardan –mış gibi görünmek gibi çaba sarf edenler var. Aslında tam inanmayıp gösteriş için hareket içinde olanlar. İşte tam da mesele burada başlıyor. 

İman iki çeşittir.? 

Bir; “Tahkiki İman”? 

İki; “Taklidi iman” 

Maalesef öyle bir devirden geçiyoruz ki, her şey şekil sembol ve görecelik üzerine inşa edilmeye başlamış. Toplumun ekseri kesimini buna dâhil etmemekle beraber hiç de bu olgu azımsanmayacak boyutta. Bir şekilci, sembolcü İslami anlayış belirmekte. Başı kapalı ama her yeri açık.  Madem böyle giyinecektin o başörtüsünü takmanın ne manası var dedirten eylemler. Sanki sadece saçı kapatıp gerisini koyu verince her şey hallolur veriyor. 

Hâlbuki dinimiz şu şekilde örtünmeyi ayetleri vasıtasıyla emrediyor: "Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini yakalarının üstüne koysunlar" (Nur Suresi:31) 

"Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir" (Ahzab Suresi:59) 

Şimdi şöyle bir bakalım. "Zinet yerlerini açmasınlar" diye buyrulandan maksat "Zinet yerlerini açmadan zinetlerini takınsınlar" anlamına gelmiyor. Ama ne yazık ki sürekli çevremizde bunu görmekteyiz. 

Özellikle maddi durumu iyi olan, dini kesimlerde tesettürlü moda kıyafetleri almış başını gitmiş.? 

Hanımefendilerin her giydiği uyumlu olmalı… Renkleri bir birlerini tutmalı, çanta rengi ile ayakkabısının uyumu olmalı. Hele eşarbı ile lensleri aynı ya da yakın tonda olmalı imiş.?Yoksa nasıl çıkarlar imiş el içine.? 

Tesettür niyetiyle kullanılan pardösüler bedenleri sımsıkı saran modeller haline getirildi. Tesettürün gerçek manasını bilenler sonunda bol kıyafet diye çareyi feracede buldu. Fakat o da daraltıldı. DNA’sı ile oynanarak Türk işi bir feraceye döndü (dönüştürüldü).? 

Ha bir de eşarp tutkusu var. Yazık… Yazık… Yazık… 

Yazık işte! Gelinen şekilciliğin sonu. Peygamberimiz ise Hadis-i Şerif’te şöyle buyruluyor:?"Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığırkuyrukları gibi kırbaçlarla insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesafeden hissedilen kokusunu bile alamazlar. 

"Mesaj çok açık ve net. Ben bir erkek olarak utanıyorum. Kızlarımızın, bacılarımızın, eşlerimizin düştüğü durumu görünce. Bizim önce “Emri bil Maruf Nehyi anil münker “ yapabilmemiz için kendimizden başlamamız lazım. 

Çünkü “Kendi nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez.” Bu düsturları derli toplu değerlendirmemiz lazım hepimiz. Önce evin içinden başlayarak kızlarımıza çocuklarımıza sahip olmalıyız. Televizyonlarda, internette bize dayatılan bu şekilci giyinmeler, gösterişten başka işe yaramayan yemek adabının dayatılmasını kabul etmemeliyiz. 


Facebook
Twitter
  • BİZE ULAŞIN

  • Mustafa Kemal Mah. 2128. Sok. No: 13/3 Çankaya / Ankara

  • 0312 285 71 71

  • 0312 285 71 72

  • yerlidusuncedernegi06@gmail.com

www.teknovizyon.net/
YukariCik