Bu Topraklarda Yaşamak ve Yaşatmak İçin…

Anadolu; bin yıllık vatanımız, bizimle birlikte her beldesinde, köşesinde büyük medeniyetler kuran, büyüten, yükselten ve bizi de yücelten mukaddes topraklarımızdır. Bu topraklarda yaşamak hiç kolay değildir, olmamıştır. Bu topraklarda tutunmak, kalmak ve bu toprakların ayrılmaz bir parçası haline gelmek için bin yıldır büyük bedeller ödüyoruz. Dünyada hiçbir millet yoktur ki, vatan toprakları için bizim kadar kendini feda etsin, vatan için varını yoğunu seferber edebilsin…

Bunun içindir ki, Anadolu insanı vefakâr, cefakâr, fedakâr, azimkârdır. Bunun için attığı her tohumu yeşertir ve büyütür…

Binyıldan beri, kültürel genetiğini muhafaza ederek ve geliştirerek Anadolu’nun kendisine nasıl yurt olduğunu, vatan olduğunu şuurlu bir şekilde nesilden nesile intikal ettirerek gelen Türk milletinin önünde kuşkusuz ki, tüm diğer milletler açısından olduğu gibi bir büyük tehdit ve tehlike bulunmaktadır. O da kültürel emperyalizm ve kültürel deformasyondur.

Milletimize güvenimizin yüksek olması, savunma ve korunma reflekslerimizin yüksekliği, özümüze olan saygımız ve bağlılığımız karşı karşıya kalacağımız her türlü risk faktörüne karşı adeta bir doğal aşı vazifesi görse de, sosyal ve kültürel yapımızdaki değişmeler, dönüşümler bize göstermektedir ki, özellikle Batı’nın hegemonik, dayatmacı kültürel kalıpları bizi de sarıp sarmalamaktadır.

“Bize bir şey olmaz!” demek, bir yerde muazzam bir özgüvendir ve takdir edilecek bir duruştur; ancak bir adım sonrası savrukluktur, gerçeklerden kopukluktur ve tehlikeye karşı uyumaktır. Bu ölçüde bir savrukluk Türk milleti olarak tabiatımızla bağdaşmaz, istesek de olamayız ancak, tüm dünyanın içiçe olduğu bir meseleden bizim bağışık olduğumuz gibi bir anlayış da yine gerçekçi değildir ve dolayısıyla, mutlaka kendimizi, nesillerimizi, geleceğimizi kültürel hegemonik anlayışlardan muhafaza etmek ve kendi kültürümüzü yaşatmak ve yükseltmek için de çaba göstermeliyiz.

Bu demek değildir ki, değişik kültürlere kapanalım ve onları öğrenmeyelim, öğretmeyelim. Bunu günümüz dünyasında söylememiz zaten imkânsız. Gerçeklerle hiç bağdaşmaz. Ulaşım ve iletişim teknolojileri artık dünyamızı global bir köye dönüştürdü ve her geçen gün, yeni yeni teknolojik destekli iletişim ortamları ile köyümüz de küçülüyor.

Bu global köy içerisinde milli kültürlerin yaşatılması, geliştirilmesi, zenginleştirilmesi meselesi gittikçe daha da güç bir iş haline gelmektedir. Bir taraftan etnikçi, nativist duyguların kuvvetlenmesi ama diğer yandan da kuvvetlenen bu duygulara müsavi olarak kültür üretiminin olmayışı, küresel kültür endüstrisi karşısında etnik ve nativist kültürlerin yaşama, tutunma ve kendini geliştirme şanslarının çok az oluşu ancak devletlerin imkân ve destekleriyle milli kültürlerin bir nebze ayakta kalmasına imkân vermektedir.

Tabii burada önemli olan husus ise, devletlerin bir milli kültür anlayışının, yaklaşımının, çerçevesinin bulunması ve bunda ısrarlı, kararlı olmalarıdır. Şayet devletler bu yaklaşıma sahip değiller ise veya yeterli imkân ve kaynak transferinde bulunmuyorlar, bir politika dâhilinde milli kültürlerini desteklemiyorlar ise kültürel emperyalizmin ağır kıskaçları arasında ezilecekleri de açıktır.

Kültürel emperyalizm, sadece milli kültürleri yutmakla, yok etmekle kalmıyor bir süre sonra ülkelerin tüm dinamik güçlerini eritiyor, yok ediyor ki, günümüz dünyasında pek çok milletin yaşayan ölüye dönmesinin arkasında milli milli kültürlerini ihmali yatmaktadır.

Etnikçi ve nativist girişimlerin öne çıkarılmasının milli kültürlere katkısı yoktur. Bilakis, olanı yok etmek, köreltmek gibi bir neticeyi de beraberinde getirir. Büyütmek, esas unsur ile irtibatlı bir şekilde daha güçlü hale getirmek, geliştirmek; birlik ve beraberliğin bir enstrümanına dönüştürmek amaçlı her çalışma elbette ki makbuldür, elzemdir.

Mamafih, bütünden kopmak ve küçük küçük adacıklar oluşturmak gibi, girişimler de yine aslında küresel emperyalist yaklaşımların bir uzantısıdır. Milli kültürleri etnik ve kabileci anlayışlarla dayanıksız, güçsüz hale getirmek, anlamından, bağlamından, öneminden koparmak ve sonrasında kendi her türlü ekonomik alanını seferber ederek tüm küçükleri yok edip yutmak daha kolay olmaktadır.

Etnik, kabileci yaklaşımlar başta heyecan vermekte, ne güzel her türlü rengin yaşadığı, yaşatıldığı bir iklim oluşturulmakta, çoğulculuk kapısı aralanmakta diye düşünülmektedir. Ancak, bir süre sonra arkası gelmeyen cılız, bitkin ve yorgun bu yapıların tükendiği, bittiği görülmekte; büyükten koparıldığı için de beslenme damarlarının kuruduğu anlaşılmaktadır.

Yine büyükten koparılmak için gösterilen aşırı çaba ile büyük olanla arasına mesafe koyma ve hatta büyük olana tepkisel yaklaşımını düşmanlık boyutuna dahi götürmektedir. Milli kültürlerin bu etnikçilik tuzaklarına da düşmemesi önem taşımaktadır.

Global köy içerisinde dominant olan, endüstriyel payını büyütmek isteyen yapılar, etnik ve kabile birikimlerini de yine kendi istedikleri gibi yeniden üretip küresel malzeme haline getirebilmektedirler. Popüler kültür malzemesi haline dönüştürüp çoğu zaman orijinali ile hiç uyuşmayacak şekilde tahrif ve tahrip edip küresel pazar içinde bir endüstriyel üretim olarak pazarlayabilmektedirler. Arkasında büyük bir tarih, kültür, medeniyet taşıyan pek çok eser, popüler kültürün ve devasa kültür endüstrilerinin elinde kisch hale gelmekte, değerinden ve anlamından çok şey kaybedebilmektedir.

Milli kültürün korunmasının, bu bağlamda bir politikanın sürdürülebilir kılınmasının dönemlere, hükümetlere, kişilere göre değişmesi de yine kültürel hegemonyaların daha etkin bir zemin bulmasına imkân vermektedir. Üstelik milli kültürlerin ideolojik prangalar çerçevesinde yönlendirilmek ve sürdürülmek istenmesi yine büyük ve önemli bir tehdit olarak belirmektedir. Bu büyük tahribattan maalesef Türk kültür ve sanatı da nasibini almıştır. Bir dönem solcu politikacıların ve aydınların tesiriyle sosyalist, komünist bir yaklaşım üzerinden gidilmeye uğraşılmış, akabinde tepkisel olarak alabildiğine Batıcı yaklaşımlar benimsenmiş, çağdaşlığın ölçüsü milli kültürleri ihmal veya Batı’ya evrilmekten geçtiği gibi zanlarla hareket edilmiştir.

Milli bir sinemanın, tiyatronun olmayışı, ideolojik formatlı, ancak adı bizden, konuları, içerikleri dahi kopya birçok eserin zuhuru milli kültürümüzü, sanatımızı, medeniyetimizi canlı tuttuğumuz anlamını taşıyabilir mi?

Şimdi tüm dünyaya pazarlanan Türk dizileri üzerine zaman zaman görüşler serdediliyor. Büyük bir başarı olduğundan, küresel kültür endüstrisi içinde bize bir yer açtığından övgülerle bahsediliyor. Evet, dizi isimleri, dizilerde oynayanlar, dizilerin mekânları bizden… Ancak çok önemli bir bölümünün konusu, kurgusu, örgüsü, öyküsü bizi yansıtıyor mu, temsil ediyor mu? Gösterildiği yerlere bizi taşıyor mu? Tek amacımız küresel kültür endüstrisinden pay almak mı? Ortada dönen büyük paralardan nemalanmak mı? Sorularımızı elbette ki çoğaltabiliriz…

Para kazanabiliriz, bu devasa endüstri içinde kendimize çok büyük yerler edinmek gibi bir uğraş içine girebiliriz. Bu son derece normaldir ve hatta gereklidir; ancak bunları bizi yansıtacak şekilde de yapabiliriz. Bizi ezmesinden, pazara dönüştürmesinden, benliğimizi yok etmesinden korktuğumuz emperyal kültürlerin kötü birer kopyasını, uyarlamasını yaparak kendimize değil yine küresel kültür hegemonyasına hizmet edeceğimizi unutmamız gerekmektedir.

Düşünün ki, evlilik teklifi sahneleri bile kötü birer Batı kopyası olarak karşımıza çıkmaktadır. Veya Batı’nın değerlerini yine emperyal kültür taşıyıcı unsurlar üzerinden nasıl da içselleştirdiğimizi göstermektedir. Türk milli kültüründe, örgünde, ananesinde evlilik teklifi erkek tarafından kıza yüzük verilerek mi yapılır yoksa ailenin büyüklerinin görücü gitmesiyle mi ve kahvelerin içilip, yüzüklerin büyüklerce takılmasıyla mı? Ancak adına “Türk dizisi” denilen ve hatta bir kısmı Türkçeyi bile katlederek, yerel lehçe ve ağızların çok berbat bir kullanımıyla ve ülkenin değişik bölgelerinde çekilen yapımlarda bile bu türden gerçeklerle bağdaşmayan, milli kültürümüzü yansıtmayan, değerlerimizi tahrip eden pek çok sahne yer almaktadır.

Özellikle dizi ve sinema sektöründe maalesef milli kültüre vakıf, yönlendiren ve teşvik eden bir anlayışı hala tesis edebilmiş değiliz. Kanunlarla yayınlarda yerli üretim kotaları getirmekle birlikte, getirmiş olduğumuz yerli üretimlerin içerik itibariyle ne kadar yerli olduğunu denetleyebilecek ve hakiki bir yerliliği tesis edecek bir mekanizma da kurabilmiş değiliz. Sinema sektöründe devlet tarafından verilen teşviklerde bile milli kültürü özendirici, geliştirici, sürdürücü unsurları esas alan bir değerlendirme ne yazık ki tam olarak yapılamamaktadır. Siyasi tercihler ve ideolojik prangalar nedeniyle, zaman zaman etnikçi, ayrılıkçı veya cinsi yönelimci eserler bile kamusal teşvik alabilmektedir.

Bunların tamamı özümüze aykırı, bizi bizden koparan, uzaklaştıran birer tuzak olarak görülmelidir.

Teşvik edeceğimiz, destekleyeceğimiz çok şey vardır. Olmalıdır. Ancak, bizi yansıtmayan, değer taşımayan ve değerlerimizi yaygınlaştırmayan, değerlerimizi evrensel olana ulaştırmayan unsurları kendimizinmiş gibi bir anlayışla desteklememiz veya kabul etmemiz bir müddet sonra bu topraklarda yaşamamızı güçleştirecek ve aidiyetlerimizi de zayıf ve tartışmalı hale getirecektir.

Büyüklüklerimizi, güçlü olduğumuz yönlerimizi bizden iyi kimse bilemez. Biz ise tarihe, medeniyete, evrensel kültüre yapmış olduğumuz eşsiz katkıları unutarak, unutturarak yola devam edemeyiz. Bunları yine dünyanın gözüne biz getirmez isek kimse de getirmez.

Kültür dünyamıza devlet eliyle belli ölçülerde yapmış olduğumuz katkıları mutlaka milli kültür unsurlarında yoğunlaştırmalıyız.

Diğer kültürlere ilişkin katkılar ise devletten ziyade, sivil toplum, gönüllü yapılar, ticari kuruluşlar veya sponsorluklar üzerinden devam ettirilebilir; bunun da hiçbir sakıncası yoktur. Ancak, kendimize ait olmayana aşırı destek ve yatırım kendi bindiğimiz dalı kesmektir.

Bu çerçevede göz önünde tutmamız gereken bir diğer önemli boyut ise, tarihi ve mimari eserlerimizi, dokumuzu gözbebeğimiz gibi korumak zorunda oluşumuzdur. Bazen restorasyon adıyla, gerçekle alakasız, tarihi dokuyu zedeleyen, materyalle uyuşmayan son derece çirkin ve kaba işler ortaya konmaktadır.

Yapsatçı müteahhit mantığı içinde tarih korunmaz. Bize yüzyıllar boyunca yaşatarak intikal ettirenlere saygımızı, vefamızı göstermek istiyorsak ucuz malzeme ile, ne kadar dayanacağını bilmediğimiz bir kalitesizlik içinde restorasyon yapmamamız lazım.

Türkiye tarihini koruduğu ölçüde turizm pazarlamasında büyük bir paya sahip olur; sadece kum, güneş ve deniz pazarlayarak turist celbeden bir ülkenin çok ötesinde bağrında büyük medeniyetler barındırmış ve büyütmüş bir ülkenin ihtişamı içinde hareket etmeliyiz. Kaldı ki, kumu, denizi, güneşi de yine tabiatımıza saygı içinde pazarlamak durumundayız. Çok çirkin, kaba, estetikten yoksun, kirleten ve irkilten bir mimari ile değil, gelenekten, tarihten, medeniyetimizden ilham alan, çevreye saygıyı ve muhabbeti gözeten bir yapılaşma ile turizm merkezlerini oluşturmalıyız. Binalardaki doku, estetik ve tarihle bağlantılı görüntü bilinmelidir ki, milli kültürümüzün tüm unsurlarına karşı da ilgi uyandıracak, küresel kültür endüstrisi içinde esas yerimizi o şekilde daha büyük ölçütlerde alabileceğiz.

Kendi binyıllık geçmişimize ve bizden önceki binyıllara hürmetsizlik, başkalarının bize yönelik tavırlarını da belirleyecektir.

Kültür emperyalizminden şikâyet etmemek için, kültürünü korumak milletlerin en birinci görevidir, mecburiyetidir.

Türk milli kültürü bizim tarihten günümüze uzanan hayat damarlarımızdır. Dilimizi de, inançlarımızı da, benliğimizi de, şuurumuzu da bu damarlar üzerinden yaşatıyoruz. Bu damarlar üzerinden bu topraklara, coğrafyaya tutunuyoruz. Bu damarlarla geçmişten günümüze, nesilden nesile var oluyoruz. Varlığımızı ebed müddet kılmak için çok çalışmak, üretmek ama bunları da akıl ve ideal ile buluşturarak; milli vicdanımızı, izanımızı, irfanımızı harekete geçirerek başarmak zorundayız.

Facebook
Twitter
  • BİZE ULAŞIN

  • Mustafa Kemal Mah. 2128. Sok. No: 13/3 Çankaya / Ankara

  • 0312 285 71 71

  • 0312 285 71 72

  • yerlidusuncedernegi06@gmail.com

www.teknovizyon.net/
YukariCik