Türkiye, 15 Temmuz 2016 akşamından itibaren içte ve dışta terörizm aparatına karşı çok büyük ve zorlu bir mücadele içinde.

Bir yanda kanlı ve melun darbe girişiminde bulunan FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü), diğer yandan yıllardır ülkeyi kan gölüne çeviren PKK terör örgütü, sınırımızın hemen ötesinde Suriye ve Irak üzerinde belli hâkimiyet alanları tesis eden ve bize de zarar verir hale gelen DAİŞ terör örgütü, bunlara karşı mücadele gerekçesiyle AB ve ABD tarafından, belli ölçüde Rusya tarafından sürekli büyütülen, koruma altına alınan PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG adlı terör örgütü birbirleriyle eşzamanlı Türkiye’yi destabilize etmek, güçsüz bırakmak ve hatta yok etmek için amansız bir çaba içindeler…

Fırat Kalkanı Harekâtı ile Türkiye kendisine yönelik bu içten ve dıştan kuşatmayı bertaraf etmek amacıyla harekete geçip belli bir başarı noktasına gelince bütün bu örgütlerin arasında ne tür ilişki olduğu da bir bir ortaya çıkmaya başladı.

Türkiye, PYD/YPG adlı terörist yapılanmasının Türkiye’nin Suriye sınırları boyunca bir koridor kurmasına asla müsaade etmeyeceğini çok önceden deklare etmiş; her ne suretle olursa olsun Suriye’nin bir oldubitti ile toprak bütünlüğünün parçalanmasını istemediğini kırmızıçizgi olarak ortaya koymuş idi.

Buna rağmen DAİŞ ile mücadele gerekçesiyle PYD/YPG terör örgütününMenbiç’e girmesine ve burada konuşlanmasına izin verildi. Akabinde Cerablus’u da alarak koridoru tamamlaması için bir vasat oluşturulmaya çalışıldı. Türkiye’nin tepkisi üzerine Fırat’ın batısına çekilmelerinin istendiği açıklandı, bunlara rağmen PYD/YPG adlı PKK örgütünün alt yapılanması isim kamuflajı ile Suriye Demokratik Güçleri adı altında (SGD) yine malum devletlerin koruması ile Fırat’ın doğusunda varlık göstermeye çalıştı.

Fırat Kalkanı Harekâtı ile Türkiye ciddiyetini ortaya koyup bu unsurları da DAİŞ ile birlikte yok etmeye başlayınca bu kez de müttefiklerimiz ve Rusya hemen erken tepki vermeye başladılar. Bunlara bir de İran’ın eklenmesi ise bir hayli düşündürücü olmuştur. Kendi toprak bütünlüğü de aynı örgütlerin tehdidi altında olan İran’ın bölgede varlıklarını her geçen gün artıran vekâleten iş gören bu yapılara destek verir bir anlayış içinde olması fevkalade yanlıştır. Bu, kuşkusuz ki ayrı bir tartışma konusudur. Yeri gelir yine değerlendiririz, ancak; Türkiye’nin yekpare terörizme karşı mücadelesindeki yalnızlığı bakımından fevkalade bir örnek olarak karşımızdadır.

DAEŞ terörist bir yapılanma olarak artık bütün dünya tarafından kabul edilmiş bir örgüttür. Bununla mücadele için Türkiye’nin öteden beri ortaya koyduğu özveri ortadadır. İçişleri Bakanlığımız mücadele kapsamında ülkeye giriş yasağı konulan yabancı sayısını, yakalanan, sınır dışı ve iade edilen Batılı ülkelerin vatandaşlarının sayısını, haklarında hukuki işlem tanzim edilenlerin sayısını sürekli ilan ediyor. Şu ana kadar açıklanan sayıların elli binin üzerinde olması dahi Türkiye’nin bu meselenin insan kaynağını önlemede ne kadar büyük bir çaba sarf ettiğinive başarılı olduğunu zaten gösteriyor. Bu kadar çok sayıda insanın bölgeye intikali noktasında ilk elden alınan bu tedbirlere ilave olarak, sınırı boydan boya yüksek duvarlarla çevirmek gibi çok önemli ve yüksek maliyetli bir başka faaliyet ise hala sürdürülüyor.

Tüm bunların ekonomik maliyeti elbette ki muazzamdır, Türk milletince karşılanmaktadır, bunlarınhesabı da zaman zaman kamuoyu ile paylaşılmaktadır. Türkiye’ye sürekli dil uzatanların elleri ceplerine varmamaktadır. Kimse önlem maliyetine katkıyı önermemektedir.

Bütün bunlardan dolayıdır ki, DAİŞ denen kanlı örgütün doğrudan hedefleri arasına sıklıkla Türkiye’de girmektedir. Bu örgüt tarafından gerçekleştirilen eylemlerde yüzlerce vatandaşımız hayatını kaybetmiş, yaralanmıştır. Türkiye turizmi, ticareti, sanayii büyük yaralar almıştır. Ülkemiz maddi ve manevi bakımdan çok yüksek bedellerle yüz yüzedir.

DAİŞ ile en büyük ve ciddi mücadeleyi verip büyük bedeller ödeyen bir ülke olmasına rağmen yıllardır da Batı kamuoyu tarafından suçlanan yine Türkiye olmuştur, Türk siyasileri olmuştur.

DAİŞ’i büyütenler, MİT tırlarını durdurarak oradaki Türkmen varlığını güçsüz hale getirmeye uğraşanlar olmuştur.

DAİŞ’i büyütenler, bu örgütle mücadeleyi PKK terör örgütünün Suriye uzantısına ihale ile görevlerini yerine getirdiklerini düşünenler olmuştur.

DAİŞ’i büyütenler, kendi ülkelerindeki fanatiklerin ülke dışına çıkmasına müsaade ile örgüte katılmasına izin verenler olmuştur.

DAİŞ’i büyütenler, yıllardır bu örgüte silah ve lojistik sağlayanlar olmuştur.

DAİŞ’i büyütenler, Suriye-Türkiye sınırında tampon bölge ve uçuşa yasak alana karşı çıkanlar olmuştur.

DAİŞ’i büyütenler, gayrimeşru, kendi halkını kurban eden Esed rejimini muhafaza edenler olmuştur.

DAİŞ’in neresine bakarsanız bakın, hiçbir yerinde Türkiye’yi, Türk Hükümetlerini, Türk Devlet ve siyaset adamlarını görmek mümkün değildir.

Eğer DAİŞ ile mücadeleyi PYD/YPG denilen ve kendi ajandası dâhilinde hareket eden terörist yapılanmaya değil de, kurumsal olarak müttefiklik ilişkisi içindeki ülkelerin yapmasına imkân verilmiş olsa idi bugün böyle bir örgüt kalır mıydı?

DAİŞ denilen bu yapılanmayı gerekçe göstererek kendi varlığını meşrulaştıran, emellerine gittikçe yaklaşan PKK uzantısı örgütün zaten hem fiziken gücünün kısıtlı olduğunu, hem de gücü yetecek olsa bile bindiği dalı kesmeyeceğini görmemek için körün de ötesinde bir engellilik hali gerekmektedir.

Türk devlet ve siyaset adamlarının Fırat Kalkanı Harekâtı’ndaki basiretli tavrı tarihe düşülmesi gereken çok kıymetli bir kayıttır. FETÖ’cülerin ordudan çıkarılmaları yoluyla tasfiyesi ile birlikte TSK’nın terörle mücadelede acziyet içine düşeceğinin hesabı ile hareket edenler görmüşlerdir ki, sonuç hiç de öyle olmamıştır.
Zıddına, büyük bir hareket kabiliyeti, emir ve kumandada tam intibak ve mutlak başarı ile zafer sağlanmıştır.

Fırat Kalkanı Harekâtı, muhtaç olduğu kudret damarlarındaki asil kanda mevcut olan Türk milletinin evlatlarının Peygamber Ocağı olarak vasfettiği Türk Silahlı Kuvvetleri’nin her şart altında ülke ve milletin emrinde olduğunu, içinde zaman zaman cuntacılar, çeteciler çıksa bile asla hukuk dışına çıkmadan huzuru, güvenliği temin ve demokrasiyi yaşatmak gibi bir kabiliyetinin bulunduğunu bir kez daha ortaya çıkarmıştır.

Erinden Başkomutanına TSK’nın her güzide mensubuna muhabbetimiz ve dualarımız daimdir.

İktidar Fırat Kalkanı Harekâtı ile büyük bir risk üstlenmiş; takdirlerin üzerinde bir cesaret örneği göstermiştir. Suriye gibi, yıllardan beri çatışmaların ve kaosun odağı haline gelen, kimin dost, kimin düşman belli olmadığı, insanların artık tesadüfen yaşadığı bir ülkede kısmi de olsa bir bölgeye huzur ve sükûnu avdet ettirmiştir. Bunun ötesinde, koymuş olduğu kırmızıçizgide ne kadar ısrarlı ve kararlı olduğunu da dosta düşmana anlatmıştır.

Türkiye Suriye’de kalıcı olmak için gitmemiştir. Suriye’nin toprak bütünlüğünü en kuvvetli savunan, samimi ve cesur bir şekilde destekleyen bir ülkedir. Niyetini açık ve sarih bir şekilde ifade ettiği içindir ki, bölge halkı tarafından da desteklenmektedir.

Ülkemiz sınırları içinde aziz Türk milletinin misafiri olarak bulunan üç milyon civarındaki mülteci kardeşimiz Türkiye’nin Suriye’deki başarılarına ülkelerine barışın, huzurun gelmesi için en büyük umut gözüyle bakmaktadır. Evlerine dönebilmelerinin yolunun, ülkelerinin yeniden yaşanılabilir hale gelmesiyle mümkün olduğunu görmektedirler. Bunun için de, tek çıkar yolun Türkiye’nin ülkenin demografik yapısını ve siyasi coğrafyasını değiştirmek için kötü niyetle hareket eden terörist unsurlara karşı Türkiye’nin verdiği mücadelenin başarı ile neticelenmesi olduğunu açıkça belirtmektedirler.

Muhalefet partilerimiz MHP ve CHP’nin de Fırat Kalkanı Harekâtı’na yaklaşımı da önemlidir. Özellikle MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli’nin harekat dolayısıyla sıklıkla kamuoyuna Hükümetin ve TSK’nın yanında olduklarını ifade etmeleri çok güzel bir moral ve motivasyon kaynağı olmuştur.

MHP, darbe girişimi anından itibaren hiç yalpalamamış, seçilmiş Cumhurbaşkanına, Hükümete ve Parlamentoya asla dokundurtmayacaklarını çok net ve hiç tartışma götürmez şekilde ilan etmiştir. Bununla kalmamış, o gece Sayın Başbakan ile Devlet Bahçeli’nin temasları darbenin püskürtülmesinde siyasetin tavrının belirginleşmesi açısından da etkili olmuştur.

CHP’nin darbe gecesi hükümete destek, darbeye açıklamaları bir hayli rötarlı olmuştur.Sonrasında Yenikapı Mitingi’nekatılmama kararı almışlar, kamuoyu baskısı, Devlet Bahçeli’nin katılacağını açıklaması müteakip tekrar tekrar gerçekleşen davetler üzerine katılma kararı almıştır. Hâlbuki demokrasinin külliyen ortadan kaldırılması girişimine karşı durmak partilerin varlık sebepleri olan iklimi korumak açısından boyunlarının borcudur.

Bu, CHP’ninFırat Kalkanı Harekâtı’na destek vermekle birlikteCerablus’a gidişiKobani ile bir tutması ise milli meselelerde hala tam olarak milletle birlikte olamama sıkıntısına işaret etmektedir.

Nitekim Adli Yıl Açılış toplantısının Cumhurbaşkanlığı Külliyesi içerisinde tahsis edilen bir salonda yapılacak olmasını gerekçe göstererek buradan yargı bağımsızlığının zedelenebileceği kanaati üretip katılmama kararı almaları bu kafa karışıklığına dair önemli veriler arasındadır. Toplantıya katılacağını açıklayan MHP lideri Dr. Devlet Bahçeli’ye yönelik terbiye sınırlarını aşan, saygısızeleştirileri ise halkı hiç anlamadıklarını, meseleyi çok basit siyasi manevralar için bir zemin olarak kullanmak istediklerini de ortaya koymaktadır.

Keşke Cumhuriyeti kuran parti CHP, bu konuda daha bilinçli ve şuurlu hareket edebilse, zoraki katılmış olduğu Yenikapı ruhuna sadakat gösterebilse.
Bu bağlamda HDP’yi değerlendirmek ise boş, beyhude bir çaba olsa gerek. Çünkü sanki bu ülkeye bağlı, bu vatanın vatandaşları değil de, Suriye içinde kurulmak istenen koridorun peşinde olan teröristlerle aynı amaç ve ruh birliği içindelermiş gibi açık ve aleni bir tavır sergiliyorlar.

Türkiye’nin terörizmle mücadelesi bu bakımdan FETÖ’ye yapıldığı gibi, PKK ve uzantılarına da aynı kararlılık ve ton içinde yapılmalıdır ki başarıya ulaşılabilsin.
Etrafımızda DAİŞ denilen bir örgüt var iken, bu örgüt Türkiye’de sürekli kitlesel kayıplar verdiren eylemler gerçekleştiriyor iken, bu örgütün kurbanları genellikle Kürt kökenli vatandaşlarımız iken, nasıl oluyor da Kürtleri temsil ettiğini belirten bir parti DAİŞ ile mücadeleye karşı çıkabiliyor; sınır ötesinde icra edilen Fırat Kalkanı Harekâtı’na karşı konuşabiliyor.

Yine değerlendirmemiz gereken bir önemli başlık ise, müttefiklik ilişkisi içinde olduğumuz ülkelerin tavırlarıdır. Darbe girişimine uzunca bir süre sessiz kalınmış, hatta ilk günlerinde darbecilere karşı alınan tedbirlerde adeta Türkiye’ye karşı tavır takınılmıştır. Türkiye’nin kararlı tutumu, olayları anlatma kabiliyetini artırması ve vatandaşların günlerce süren demokrasi nöbetleri ile olayın darbenin gerçek boyutları önce Avrupa ve Amerika’nın sıradan insanlarınca anlaşılmış; akabinde yönetimlerde bir tavır, tutum değişikliği gerçekleşmiştir. Batı medyası darbenin gerçekleşmemiş olmasının şokunu hala üzerinden atabilmiş değil ki, Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan yayınlarını bu kez de Fırat Kalkanı Harekâtı vesilesiyle PYD/YPG’ye dönük operasyonları kullanarak dışa vurmaktadır.

Türkiye’nin işi gerçekten hiç kolay değil; ne yapsa, ne etse, ne kadar haklı olsa da Batı’nın istediği gibi davranmadığı için eleştirilerin de ötesinde ağır yakıştırmalarla karşı karşıya kalabilmektedir. Ancak, Türkiye artık her söylenene aldıracak, her söyleneni söylendiği gibi kabul edecek bir ülke olmadığını göstermiştir. Türkiye rüştünü defalarca ispatlamış bir ülkedir ancak 15 Temmuz gecesi, uçakla, tankla gelen, parlamentoyu, sivilleri bile bombalamaktan kaçınmayan canilere bayraklarla sinesini geren yiğitleriyle bir kez daha ve kati olarak ispatlamıştır.

Türk milleti, 27 Temmuz günü milyonlarcası Yenikapı’da, yine milyonlarcası her şehrin en büyük meydanlarında tek yürek olmuş; teröre de, darbeye de duruşunu, yaklaşımını göstermiştir.

Şimdi bu büyük ve aziz millete karşı darbe ile başarılı olamayan, içeride işlettikleri terör şebekeleri ile başarılı olamayan odaklarındiplomasi üzerinden teyakkuzu da asla başarılı olamayacaktır.

Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları açıktır. İkili ve çok taraflı antlaşmalarla sınır güvenliğini temin etmek zorundadır. Halkının huzurunu ve güvenliğini her şart altında korumak mükellefiyetindedir. Orduları da bunun için vardır. Bunun için olan orduları ile hukuk içerisinde kalarak, attığı her imzaya ve verdiği her söze sadık şekilde bir harekât icrası en doğal hakkıdır.

Fırat’ın batısında da, doğusunda da ülkesine ve vatandaşlarına yönelecek tehdit ve tehlikelere karşı önlem almak zorundadır. Mademki artık fiili olarak bir Suriye devleti otoritesi yok, mademki o devletin topraklarından Türkiye’ye yönelik saldırılar önlenemiyor o zaman elbette ki Türkiye bunu kendisi sağlayacaktır.

Burada şu hususun altını çizmemiz gerekmektedir: Türkiye, Suriye de dâhil tüm komşularıyla iyi ilişki peşindedir. Tüm komşu ülkelerin ve milletlerin iyiliğini arzu etmektedir. Bunun için de güçlü bir ülke olarak hep zor zamanlarında yanlarında olmuştur. Milyonlarca Suriye vatandaşının Türkiye’de bulunması Türkiye’nin bu iyiliğindendir. Batı ülkeleri az sayıda göçmeni, mülteciyi dahi istemezken ve üstelik vaat ettikleri maddi katkıları dahi vermekten imtina ederken Türkiye yıllardan beri artık faturası milyar dolarları bulan bu fedakârlığı tek başına üstlenmiştir.

Türkiye’ye laf söylemek, yönetenlere ilişkin olumsuz değerlendirmelerde bulunmak bu bakımdan insafla da, hukukla da, ahlakla da asla bağdaşmaz.

Türkiye’ye eleştiri getirenlerin kendi ülkelerinde küçük bir terör hadisesinde veya tehdidinde bile nasıl kıyameti koparttıklarını, özgürlükleri hangi boyutlarda kısıtlayabildiklerini, askıya alabildiklerini pek çok olayla anladık. Türkiye bu ülkelerinen küçük bir terör tehdidinde bile aldığıağır tedbirleri, darbe girişimi sonrasında bile almaya gerek görmedi. Türkiye’de ilan edilen OHAL sürecinin sivil insanlara yönelik olmadığı aradan geçen zaman içerisinde çok net bir şekilde uygulamalarla kanıtlanmıştır.

Bütün bunlara rağmen bizlere düşen görev, devletimizin ve milletimizin yanında durmaktır. Haklı davamızı her insaf ve vicdan sahibine anlatmaktır. Türkiye’nin hangi badireleri atlattığını göstermektir. Biliyoruz ki, her Batılı, ülkelerini yönetenler gibi basiretten ve ferasetten yoksun değildir. Hatta onların gücü, ülkelerini yöneten ve Türkiye düşmanlığını politikalarının mihengi haline getiren siyaset ve devlet adamlarını bile yola getirmeye yeter.

Bu günleri geride bırakacağız. Çok iyi ve güzel günlere kavuşacağız. Daha mutlu ve müreffeh yaşayacağız. Yine bölgemizin bu kadar sorununa rağmen bu coğrafyanın en önemli huzur kaynağı olacak, sadece kendi halkımızın değil tüm mazlum ve mağdurların sığınağı, limanı olacağız. Tarih bu büyük millete ve bu aziz vatana hep bu misyonu yüklemiştir. Tarihin bize mecbur kıldığı hiçbir görev ve sorumluluktan kaçamayız.
 

Facebook
Twitter
  • BİZE ULAŞIN

  • Mustafa Kemal Mah. 2128. Sok. No: 13/3 Çankaya / Ankara

  • 0312 285 71 71

  • 0312 285 71 72

  • yerlidusuncedernegi06@gmail.com

www.teknovizyon.net/
YukariCik