ÜNİVERSİTELERİMİZDE GENÇLİK ve HUZUR İÇİN ne YAPMALIYIZ?


Ülkemizde mutlaka her ilde en az bir tane olmak üzere, 180 üniversitemiz oldu. Bunların 109’u kamu üniversitesi. Üniversite çağında okullaşma oranımız %41 civarında. Kamu üniversitelerinde 5.5 milyonun üzerinde, vakıf üniversitelerinde ise 500 binin üzerinde öğrencimiz var. Bu rakamlar çok muazzam büyüklükleri gösteriyor. Çoğu ülkenin nüfusundan bile fazla…

Diğer yandan, toplam nüfus içinde genç nüfusumuz ise 14 milyona yakın. Yani öyle bir hale geldik ki, neredeyse her talep eden gencimizi üniversitelere yerleştirebiliyoruz. Kuşkusuz ki, bu durumu ayrıca ele almak ve tartışmak lazım; iyi yönleriyle, aksaklıklarıyla veya eksileriyle değerlendirmek faydalı olacaktır. Ancak, önemli olan üniversitelerimizin kapılarındaki yığılmanın önlenmesi ve bunun da insanları talepleri dikkate alınarak çözümlenmesi idi ki, şu anda bu hedefe büyük ölçüde ulaşıldığını bu somut göstergeler ortaya koymaktadır.

Üniversitelerimizin dünyanın saygın eğitim öğretim kurumları içinde yer bulabilmeleri, öğrenim gören gençlerimizi hayata hazır hale getirebilmeleri, yarışma ve rekabet ortamında küresel ölçekte fırsat bulabilmelerine aracı olabilmeleri ancak ve ancak bilimle uğraşmaları, misyon ve vizyonlarına uygun bir şekilde kendilerini uyarlamaları ile mümkün olacaktır.
Üniversitelerimizin ve akademisyenlerimizin akademik olmayan tutum ve davranışlar içinde bulunmaları; bilim dışı kulvarlarda hareket etmeleri durumunda, bundan en fazla zararı öncelikle buralarda öğrenim gören öğrencilerimiz ve aileleri, sonrasında milletimiz ve ülkemiz görecektir.

Üniversiteler elbette ki, ülkelerin içinde bulundukları şartları gözetirler ve bunları tartışıp, öneriler getirirler; çözümler üretirler; bunları kamuoyu ile paylaşırlar. Ancak, üniversitelerin ülkelerinin varlığını, birliğini, dirliğini hedef aldığı, hukukun üstünlüğünün, demokrasinin ve insan hakları anlayışının dışına çıktıkları, evrensel bilimsel değer ve düşüncelerle çeliştikleri görülmüş şeyler değildir.

Bu türden talihsizliklerle bir gün kendi ülkemizde, kendi mensubu olduğumuz üniversitelerimizde, mesai gördüğümüz meslektaşlarımız üzerinden karşılaşacağımızı asla düşünemezdim. Ancak, üzüntü ile ifade etmek lazım ki, bunu da gördük; yaşadık.
Bilim insanı, bilimle uğraşmalı; bilim kurumları ancak bilimsel yöntemlerle yapılan çalışmaların neticelerinde ulaştıkları bulguları toplumla paylaşmalıdır. Bu sosyal hadiselerle ilgili olarak da bu şekilde olmalıdır.

Bilim ideolojik prangalarla bağlanamaz, bağnazlıklarla yol alamaz.
Akademik özgürlük ve üniversite özerkliği meselesi ise Türkiye’de öteden beri tartışıldığı gibi tartışılamaz ve ele alınamaz. Gelirleri içinde öz gelirlerinin payı en iyi üniversitelerimiz için bile %8’i bulmuyorsa; tüm kaynakları kamu tarafından finanse ediliyorsa, tüm çalışanlarının maaşlarını devlet veriyorsa, akademisyenlerimizin akademik faaliyetleri ile üniversitelerimiz yeni yeni gelir kapılarına ulaşmıyorsa, yani üretilen bilim toplumsal faydaya katkı sağlayacak bir ivme yaratmamış ise bu tartışmaların zaten bir yararı da anlamı da geçerliliği de olmayacaktır.

Hikmet sahibi, büyük bilge Nasrettin Hoca atamızın dediği gibi, parayı veren düdüğü çalar. İşvereniniz olan devletinizi yıkmak, yine o hikmet sahibi bilgenin fıkralarında olduğu gibi bindiğimiz dalı kesmekten başka ne olabilir?

Az değil, kamu üniversitelerinde bu kadar çok sayıda öğrencimiz var ama yine çok sayıda da akademik personel bulunmakta. Cem’an 125 bine ulaşan bu akademik personelin içinde elbette imzacı olarak ortaya çıkan, sistemi suçlayan ve terörist örgütlerle aynı düzlem içinde yer alanların sayısı birkaç binde kalmaktadır.

Üniversitelerimiz de sistem de bu sorunu bir şekilde aşacak kapasitededir ve aşacaktır. Ancak, ülkemiz ve insanlarımız için, geleceğimiz için önemli olan gençlerimizdir. Onların huzurlu bir iklim içinde eğitim öğretim süreçlerinden geçmeleri ve başarılı olmalarıdır.

Öğrencilerimizin akademik faaliyetlerin dışında birtakım odaklarca, eğitim öğretim süreçlerinden uzaklaştırılması çabaları bizim önümüzdeki dönemde en büyük sorunlarımız arasına girme istidadı göstermektedir.

Son günlerde bazı büyük, önemli üniversitelerimizde çok üzüntü verici hadiselerle karşı karşıya kalmaya başladık. Terör örgütleri, buralarda az sayıda yandaş, sempatizan öğrenci ve akademik personel üzerinden bir hakimiyet alanı tesisi için uğraşıyor.

Maalesef, bunda belirli ölçüde mesafe de kaydetmiyor değil. Üniversitelerimizin değerli yöneticilerinin bu yaşananlara karşı dikkatli olmaları gerekmektedir. Türkiye’de çatışmayı büyük satıhlara yaymak için her zemini yoklayan ve şu ana kadar başarılı olamayan terör örgütü, üniversiteler ve gençlik üzerinden bunu gerçekleştirmeye çabalıyor ki, en tehlikeli oyun burada oynanmaktadır.

Medya ise, olayları aktarırken 12 Eylül 1980 öncesinin “sol-sağ” dilinin veya soğuk savaş dönemi terminolojisinin devamı olan “karşıt görüşlü öğrenciler” nitelemesini yapmaktadır ki, bu dil son derece sakıncalı, gerçek dışı ve kamplaşmaları artıracak, çatışmaları körükleyecek, terör örgütüne belirli bir meşruiyet alanı temin etmeye matuf anlayışın ürünüdür. Hiç doğru değildir, iyi niyetli değildir. Akıllıca olmadığı gibi ahlaki de değildir.

Üniversitelerimizde elbette ki pek çok farklı görüşe sahip olan/olması gereken öğrencilerimiz de, öğretim elemanlarımız da bulunmaktadır, bulunacaktır da… Farklı görüşlerde olmak, karşıt duruşlar sergilemek fiili ve fiziki bir çatışmanın ne gerekçesi olabilir, ne de buna haklılık alanı doğurur.

Öğrencilerimizin çok büyük bir kısmı teröre ve terörist yapılanmaya karşıdır. Dolayısıyla üniversitelerimizin öğrenci ve öğretim elemanlarının kahir ekseriyeti zaten terörizmi benimsemez ve onaylamaz, karşı çıkar. Hal böyle olunca, eline silah, dağda çatışma eğitimi alan, sistematik baskı uygulayarak kendi dışındakileri yok etmeye uğraşan öğrenci kılıklı terör örgütü mensuplarının hedefindeki herkesi karşıt görüşlü imiş gibi zikretmek hiç akıl karı iş olabilir mi?

Brüksel’deki terörist yapılanmanın çadırına en yüksek sesle ve milli refleksle karşı çıkan her sesin, her vicdanın üniversitelerimizin götürülmek istendiği bu açmazı, çıkmazı da görmesi lazımdır.

Altı milyonu aşan öğrenci sayısıyla tüm yurt sathına yayılan üniversitelerimizin bilim dışı bir gündeme hapsedilmesine ve yolundan çıkarılmasına müsaade edemeyiz.
Çok büyük çabalarla, fedakârlıklarla, uzun yılların birikimi ile dünyanın en itibarlı bilim yuvaları arasına girdirdiğimiz, binlerce insanın emeği ile bu günlere gelmiş çok saygın bilim kurumlarının bir avuç teröristin ablukası ile rayından çıkmasına da göz yumamayız.

Yeni kurulan, emekleme düzeyinde olan, ayağa kalkan, koşan, yarışan ve kazanan gibi kategorilere ayırabileceğimiz üniversitelerimizin özellikle koşan, yarışan ve kazanan bölümlerinde olaylar tırmandırılmak isteniyor. Bunlar iyi niyetli, demokrasi arzusu ile yapılan işler olabilir mi?

Terörizme hiçbir gerekçe ile müsamaha gösteremeyiz. Üniversitelerimizde eğitim-öğretim ve araştırma süreçlerinin tıkanmasına seyirci kalamayız. Buna günümüz dünyasında kendisine daha iyi bir yer düşünen ve tasarlayan; bunun için mücadele veren Türkiye’nin asla tahammülü olamaz. Üniversite yönetimlerinin bölücü, yıkıcı örgüt mensubu öğrencilerin diğer öğrenciler üzerindeki tasallutuna geçit vermemesi gerekir.

Burada YÖK Disiplin Yönetmeliğinin yeniden ele alınması için hızlı bir mesai sarf edilmesi gerektiğini hatırlatmak isterim. Şu haliyle bilinmelidir ki, ülkeyi ve üniversitelerimizi karıştırmaya çalışan, demokratik yapımızı tehdit eden bu odaklara karşı yönetimler çok da güçlü değildir.

Üniversitede olay çıkaran, eğitim öğretim süreçlerini engelleyen, terörist faaliyetlere üniversite içinde veya dışında dâhil olan öğrencilerin sadece kamudan burs, kredi, barınma imkânlarının kısıtlanması yetmez öğrencilikle de ilişiği kesilmelidir ki, hem yeni kuşaklar devşirilmesinin önüne geçilsin, hem de onların üniversiteye zarar vermeleri önlenebilsin.
Şu haliyle mevzuatımız yöneticilere, terörist faaliyetlere bulaşanlara, destekçilerine karşı ne yazık ki ciddi bir mücadele imkânı tanımıyor.

Öyle olunca da, akademik özgürlük adına terörizme özgürlük çağrıları yapan, öğrencilerin üzerine terörist odakları salan anlayışlara karşı da etkin bir mücadele imkânı olmuyor.
Bilimle uğraşmak istiyoruz. Üniversitede çatışmaları, kavgaları, ölümleri, yaralanmaları, kamusal imkânlarla bin bir zahmetle yapılan mekânların tahribini istemiyoruz.
Yarım asırda yaratılan marka üniversitelerimizin hiçleştirilmesine gönlümüz razı değil.

Ailelerin bizlere emanetleri olan gençlerimize terörist odakların baskılarını, sindirme, yıldırma, korkutma ve yok etme çabalarını doğru bulamayız. Onaylamayız.
Terörizme karşı çıkan gençlerimizin karşıt görüş olarak ifade edilmelerine de razı olamayız. Ülkemizde demokrasiyi, huzuru, barış ve kardeşliği, eğitim öğretim özgürlüğünü ve hukukun üstünlüğünü her şartta savunacağız, bundan asla vazgeçmeyiz.

Sonuç olarak, akademik özgürlük, üniversitenin özerkliği, başarı, yarışma ve rekabette süreklilik, itibarlı üniversite gibi parametrelerin tahakkuku ancak ve ancak bilimsel disiplin içinde çalışmakla, dünyaya ayak uydurmakla, huzurla olur.

Huzurun ortadan kalktığı, çatışmaların çoğaldığı, fiili şiddetin egemen olduğu yapılarda demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi kavramları tartışamayız. Bunları öyle kaybederiz ki, bir daha bulamayız.

Gençlerimizi ve üniversitelerimizi çağı geçmiş, arkaik ideolojilerin prangaları ile sarmayalım; bilimle bağdaşmayan, çağı okumaktan uzak bir anlayış içinde, çatışmacı, kavgacı, şiddet odaklı, etnik tuzaklarla dolu anlayışları meşrulaştırmayalım. Bunları fikir, düşünce, kanaat ve bilim özgürlüğü gibi yaftalar içinde değerlendirip, her geçen gün üniversitelerimize ve gençlerimize biraz daha fazla tasallut edecek bir noktaya taşımayalım.

Bu hepimizin en büyük sorumluluğudur. Bilimi ıskalarsak, üniversiteyi yıkarsak, ülkenin birlik, beraberlik ve huzurunu da tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya bırakmış oluruz.

Facebook
Twitter
  • BİZE ULAŞIN

  • Mustafa Kemal Mah. 2128. Sok. No: 13/3 Çankaya / Ankara

  • 0312 285 71 71

  • 0312 285 71 72

  • yerlidusuncedernegi06@gmail.com

www.teknovizyon.net/
YukariCik