DİL, KÜLTÜR, İLETİŞİM VE GENÇLİK

Değişen ve gelişen teknoloji ile birlikte medya da yeniden yeniden değişiyor, şekilleniyor, gelişiyor; bir nevi format değiştiriyor. Tarihin her döneminde bu değişiklikler ve gelişmeler içinde yaşanılan çağa ve topluma göre muhtemeldir ki benzer duygularla, kaygılarla değerlendirilmiş; görece daha ileri yaşlarda ve deneyimli olanlar gelecek kuşakların nam ve hesaplarına düşüncelerini, kanaatlerini endişe yüklü cümlelerle ifade etmişlerdir.

Matbaanın bulunması ile elyazmalarını çoğaltarak geçinenlerin sonraki hayatlarının nasıl olacağı kaygısına, basımdaki ve çoğaltımdaki bu denli kolaylığın nitelikli eserlerin önünü keseceği düşüncesinin eklenmesiyle o dönemin tartışma konuları arasına girmiş, gazetelerin ortaya çıkması ile ülkelerinin içindeki olayların kitlelerce hızlı şekilde öğrenilmesini istemeyen yöneticilerin baskısı ortaya çıkmış, gazetecilik önemli ölçüde dış habercilik üzerinden, düşman veya rakip devletler üzerinden onlara dair haberler aktarmak suretiyle gelişmiş; bunun etkisiyle insanlar da kendi toplumlarının dışındakini merakı tatmin edecek bilgilerle, merak takviye edilmiş, bilgilerle birlikte, savaş vb. zorunluluklar nedeniyle göç ve hareketlerin dışında insanların artık görmek, bilmek, eğlenmek, tanımak üzere seyahatleri de başlamıştır.

Sonraki yıllarda radyo hayatımıza girmiş; insanlar radyo üzerinden ülkelerinde konuşulan dilin en güzel, fasih telaffuzlarını duymaya, yerellikten genele uzanan bir bilgi ağının içinde dillerini de yakınsatarak, kelimeler arasındaki geçişleri, farklılıkları bir tarafa bırakarak televizyonlu günlere ulaşmışlardır. Televizyonlu günlerde ise, sadece duymakla kalmayan insanlar, görmeye de başlamışlar; kılık kıyafetlerinde, duruşlarında, bakışlarında bile ekranın etkisini giderek içselleştirmişlerdir.

Bilgisayar ve internet tabanlı iletişim teknolojileri ile birlikte, bütün bu yakınsamalar, toplumun bütününe etkiler bir ölçüde kırılma yaşayarak, kuşaklar arasındaki farklılıklar biraz daha belirginleşerek yansımıştır. Otuz yaşın üzerindeki kuşak, adeta kendileri yaşarken kendilerinden habersiz, aniden gelen, bastıran teknolojik tabanlı dünyaya intikal etmeye, girmeye uğraştıkları için dijital göçmenler olarak adlandırılmışlar; bu yaşın altındakiler ise dijital yerliler olarak tanımlanıyorlar. Sebebi ise dijital çağa doğmuş olmaları. Öyle ya, çocukların ellerine artık elektronik aygıtları verip oyalanmalarını temin etmeye uğraştığımız bir çağdayız.

Tüm bu girizgâhtan sonra, diyebiliriz ki, iletişim ortamlarındaki teknolojiye bağlı değişiklikler iletişim biçimlerimizi mutlaka etkiliyor. Bu etki, en başta dil üzerinde kendisini gösteriyor. Matbaa ile birlikte, ortak bir yazı dilinin ortaya çıkması; o ülkenin coğrafi sınırları içinde veya o dilin doğal sınırları içinde bir birlik ve yakınsama temin etmesi akabinde gazetelerin yaygınlaşması ile farklı fikirlerde bile bir toplulaşma görülmesi ve benzer kelime ve kavramlar üzerinden izah alanlarının açılması; radyo ile dilin sözcüklerinin telaffuzunun dahi benzer hale getirilmesi; televizyonla sadece telaffuzda değil, insanların tüm kılık kıyafet, duruş, yaklaşımlarında bile bir benzeşikliğin temini gibi hususlar bilgisayar temelli ortamlarla yeniden bir farklılaşma ve kırılmaya doğru gitmektedir…

Bu kırılma ve farklılaşma sadece kuşaklara mahsus bir kırılma olarak da addedilemez. Mecraın kendisinin ucuz, kolay, herkese özel olanı oluşturmaya ve sürdürmeye müsait olmasının ve genç kuşakların bu mecraı dilediği gibi kullanabilme imkânı ve bilgi birikimi ile donanmasının etkisini de gözetmek lazım.

Gençlerin az okuduğundan veya okumadığından yakınmaların yoğunlaştığı bu günlerde konuyu anlayabilmek ve nedenini irdeleyebilmek için aslında teknolojinin getirdiklerini de iyi idrak etmek gerekiyor. Aslında gençlerin, yeni kuşakların okuma alışkanlıklarını yitirdiklerini söyleyebileceğimiz yeterli veriye sahip değiliz. Sadece söyleyebileceğimiz bir şey var: Bizim gibi okumuyorlar. Dijital göçmenler gibi değiller. Okuma tipleri değişti. Ancak, belki de okudukları materyaller bakımından kendilerinden önceki kuşakların çok da önüne geçmiş durumdadırlar. Batı’da yapılan okuma tipleri ve alışkanlıkları üzerine çalışmalar gösteriyor ki, gençler artık basılı kitap, dergi, gazete ve makaleler yerine yani, salt metne dayalı kaynaklar yerine, metni görselliğe evirmiş olan yeni materyaller üzerinden bilgileniyorlar. Buna hipermetinselliği de eklersek, esasında öncesi ve sonrasıyla, farklı yönleriyle, farklı veya aynı bağlamda diğer materyallerle sürekli zenginleştirilmeye müsait içeriklerle bilgilerini tahkim edebiliyorlar.

Gazete, radyo ve televizyonla ana bir damara oturtulan dil konusu, bu yeni mecralarla parçalanıyor. Yeni teknolojiler kendi dillerini oluşturuyorlar. Aslında dil mi demek lazım, argo mu demek lazım, jargon mu demek lazım, biraz bu konuda da düşünmek gerekiyor. Ancak, günlük kullanım içinde, hiçbir edebi değeri, kalıcılığı olmayan, geniş kitlelere mal olmayan, elektronik ortamın sunduğu mecraın kendi izleyenlerini ilgilendiren veya onlarca algılanan bir dar alanda konuşulan yeni bir dil/dillerle ayrıca yazım biçimleriyle çoğu zaman irite olarak karşılaşmaktayız.

Dilde yaşanan bu deformasyon, teklikten uzaklaşma daha öncenin belirleyen ve standartlaştıran mecralarından olan televizyon ve radyoyu, hatta gazete, dergi ve kitabı dahi belirler hale gelebiliyor; onlar da adeta bir moda salgını gibi internet temelli mecralardan neşet eden bu dilleri ekranlara veya metinlere taşıyabiliyorlar.

İşin esas endişe verici tarafı da bu olsa gerek, insanların gündelik konuşma dilindeki sözcük sayısının edebi dilin, dile ait sözlüklerin çok çok cüz’i bir kısmını oluşturduğu bilinir, ancak yeni medya ile birlikte bu dil daha da daralıyor; günlük konuşma çok daha sığ ve sıradan kelimeler üzerinden yürütülür hale gelirken dile argo içinde değerlendirilebilecek sözcükler, yazılı mecralar üzerinden de sözcük kullanmaya gerek kalmayan, harfleri metinselliği ortadan kaldıran emojlar dediğimiz görsel imgeler hâkim olabiliyor.

İnsanların yazılı ortamlarda küçücük resimlerle, imgelere pek çok sözcüğü sığdırarak duygu ve düşüncelerini ifade eder hale gelmeleri, yüz yüze görüşmelerde iletişim zorluklarını da artırıyor elbette. Zaten çok sınırlı sayıda sözcükle konuşan nesillerin görece çetrefilli, zor, anlatılması ve açıklanması zaman ve bilgi isteyen konulara ilgilerini azaltabiliyor.

Bu kurduğumuz cümlelere bakıp da, kaygımızın sadece edebi metinler veya bilimsel iklim üzerine olduğunu da düşünmemek lazım; kaygımız özünde insanın tüm hayatını kapsayan, varlığını sürdürmesini ifade eden dilin geleceği üzerinedir.

Bir yandan bu görüşlerimizi ifade ederken, diğer yandan da emojların insanların dünyasına ne kadar hâkim hale geldiğini ve insanları gittikçe dilsiz hale getirme tehlikesi barındırdığını da bir örnekle açıklamamız yerinde olur diye düşünüyorum; Wietnam seyahati yapan bir turist anlaşma güçlüğü çekince çareyi üzerinde 40 kadar emoj bulunan bir tişört yaptırmakta bulmuş; oradaki emojları göstererek günlük yaşamını ve bir turistin yabancı ülkelerde karşı karşıya kalabileceği sorunları çözmüş, buradan yola çıkarak da bu tişörtü bir seyahat kılavuzu gibi yeniden tasarlamış…

Yani, dünyanın neresinde olursanız olun, dil kırk sözcük, kavram içinde insanların hayatlarını sürdürmeye yetebilecek bir enstrümandır gibi bir anlayışa doğru gidiyor.
Gerçekte böyle midir? Üzerinde düşünmemiz gereken, tartışmamız, konuşmamız gereken ama bütün bunları büyük bir ciddiyetle gerçekleştirmemiz gereken alan da bu işte…
Elbette böyle değildir. Olması da mümkün değildir. İnsanın bütün evrenini kırk sözcükle ifade etmek belki insanın ilk yaratılış döneminde mümkün idi, ancak günümüz dünyasında insanları böylesine emojlara ve imajlara hapsetmek ve iletişimlerini bunlar üzerinden temin edecekleri bir noktaya doğru geriletmek taş devrine dönüş değildir de nedir?
Kelimeler ve kavramlar dillerin gücü, büyüklüğü, zenginliği için karinedir. İnsanların bunlara aşina olması, anlamlarını bilmesi, kullanması ise insanın çapı, çerçevesi, bilgi ve deneyim alanını ölçmek bakımından çok önemlidir.

Hal böyle olunca, bize düşen temel iş; eleştirmek, yakınmak, kaygılanmak değil; eleştirdiğimiz, kaygılanıp, düşündüğümüz konularda neler yapılabileceğine dair imali fikir ve icradır.
Mademki, yeni kuşaklar bizim gibi okumuyorlar, kendilerine özgü bir bir dünya içindeler; o zaman bizim de dünya kuruldu kurulalı oluşturulan büyük bilgi havuzuna, dil hayatına, kelime ve kavramlar âlemine onları dâhil edebilecek içerikleri onların anlayacakları şekilde hazırlamalıyız.

İçeriği üretmez isek, ürettiğimiz içeriği gençlerimizin kabul eve anlayabileceği bir formata çevirmez isek ne kadar yakınırsak yakınalım çözüm olmayacaktır.
Öte yandan kendi dilimiz, ses bayrağımız güzel Türkçemiz için de yine bizlere düşen en önemli görev, evlerimizde, okullarımızda, işlerimizde ısrarlı ve kararlı bir şekilde dilimizi güzel ve özenli kullanmalıyız. Yazmaya önem vermeliyiz. Emojların kolaycılığına kapılabiliriz belki ama doğaldır da, yine de emojsuz da konuşmayı ve yazmayı ilke edinmeliyiz.

Facebook
Twitter
  • BİZE ULAŞIN

  • Mustafa Kemal Mah. 2128. Sok. No: 13/3 Çankaya / Ankara

  • 0312 285 71 71

  • 0312 285 71 72

  • yerlidusuncedernegi06@gmail.com

www.teknovizyon.net/
YukariCik